Tuesday, October 05, 2010

Dilek'in Hikayesi: Yüreğim Dinar dağlarından Adriyatik kıyılarını seyretmekte hala…. (son bölüm)10 Aralık 2009

Geldik son bölüme… :(

Saraybosna dönüşü çok yorgun olmamıza rağmen ertesi günkü Korçula adası programına hemen dahil olduk ve sabahın köründe bir kez daha uyandık…. Ne bayram tatili ama…. Bu gezide yanımızda yeni bir arkadaşımız vardı J bir ajansta çalışan manken Maria da bizimleydi… ;))) Çok cool bi şekilde değilim dedi ama Nihan çok sevindi ona ama siz Maria değil misiniz diye sorulunca…. Aaa insanlar çift yaratılmış dediler… biz de Caner ile hemen havaya girdik mankenlerle takılıyoruz biz diye :)))

Adaya gitmek demek tekne yolculuğu demek nasılda özlemişim denizde olmayı… sevgili takım arkadaşlarıma hemen içimden bir not uçuruyorummm “artık tembelliği bırakıyoruz ve döner dönmez bol bol antremanlara başlıyoruz yeter bu kadar tembellik yarış haftası geldi bile… :) “ gelelim Korçula’ya bu 1200 adanın içinde üzerinde yerleşim olan altıncı büyük ada… ve bir diğer özelliğide Kaşif Marco Polo’nun doğduğu ada olması… hırvat mı Italyan mı tartışması hala süren Marco Polo için hırvatların sanki daha sağlam dayanakları var gibi ama zaten ne fark eder ki venediklilerin elinde değilmiydi bu ada yüzyıl boyu… adaya gitme yolumuzun üzerinde bir de yüzyıllar boyunca en önemli üretici oldukları Tuz’un üretildiği yatakları görme şansımız oluyor ancak bembeyaz tarlalar şeklinde hayal ettiğim tuz tarlaları deniz şeklinde karşıma çıkıyor J e tabi buharlaşma için güneşe ihtiyaç var biz de kış mevsimindeyiz… : hayal kırıklığım artık bal ve limon ikilisi olmadan içemediğim çay keyfiyle düzeliyor…. Yol boyu dimdik dağlardaki üzüm bağları Hırvat şarabının neden Yolumuz yine muhteşem manzaralı ve keyifli… yol boyu denizde istiridye ve midye çiftlikleri kesintisiz devam etmekte… öğrendiğimize gore suyun tuz oranı ve temizliği çok idealmiş böylece ağır metal oranı düşük sağlıklı lezzetli kabuklular yetiştirebiliyorlar …. saraybosnaya giderken bulutlardan ve sisten göremediğimiz mavi yeşil manzaranın tadına varıyoruz… tam araba reklamı çekmeye müsait yollar derken gözüm uçuruma takılıyor o da ne !!! aşağıda bi sürü hurda araba var!!! allahtan Dario güvenli araba kullanıyor da çok gerilmiyoruz o dar yollarda…. Bu arada Dario sevdiğim hırvat şarkıların olduğu Cdsini bana verecek :) böylece tatil dönüşü şarkıları dinleyip ordaymış hissine devam edeceğim isteyenlerinize de yaparım bir kopya… keyifli şarkılar var ve bir haftadır hem arabamda hem işte tek kelimesini anlamasam da mütemadiyen hırvatça boşnakça şarkılar dinliyorummmm keyifli…. :) şimdi benim de ona söz verdiğim üzere bir Türkçe Cd yapmam lazım… neler olsun içinde bilemedim önerilerinize ihtiyacım var….

Neyse…. Adaya gitmek için tekneye biniyoruz ohhhh iyot kokusu soğuk adriyatik rüzgarı pırıl pırıl güneş ılık bir bahar nasılda keyifliyim anlatamam… adaya vardığımzda süprizlerin en güzeli karşılıyor bizi Pazar günü ve artık kış olup sezonun bitmiş olması nedeniyle bomboş bir ada!!!!!! Bir iki yerli yaşayan dışında sokaklarda sadece kediler ve biz varız… fotoğraf severler hemen makinalarına sarılıyorlar ne romantik ne güzel anlar yakalanıyor ki… oysa benim aklım fikrim elimi ayağımı denize sokmakta :) adanın da eski bir şehir merkezi var surlarla çevrili kuzey tarafındaki sokaklar eğimli güney kısımda ise denizi dik kesiyor yani bakınca denizi görüyorsunuz… Balık iskeleti şeklinde dizilme söz konusuymuş… akıllıca… soğuk rüzgarlardan korunmak için… teknolojinin gelişmediği dönemlerde insanlar ne kadar yaratıcı ve akıllıca çözümler üretmişler oysa şimdi şehirlerimizi zaten planlamadığımız gibi….teknolojik gelişme bizi bir rahatlığa amannnn koyarım klimayı ısıtırım evimi kuzeye baksa nolur gibi garip bir mantığa sürüklemiş… yoksa ben mi çok acımasızım… alın ilginç mimari bir detay daha ; ada da örneğini gördüğümüz evde ve tüm bu civardaki evlerde mutfaklar en üst katta… nedeni rehberimiz Natalja’nın anlattığına gore evdeki pişen yemek kokularının başkalarını rahatsız etmeden yukardan uçup gitmesi amacıylaymış… e mantıklı geldi o kadar daracık sokaklarda düşünsenize herkesin bişiler pişirdiğini… şehir minicik zaten… son olarak da Marco Polo’nun doğduğu evi görüyor ve öğle yemeği molası veriyoruz aaaa menüde yine balık var :)))) ah bir de olmazsa olmaz ince kıyılmış lahanadan yapılmış salata ve pancar turşusu :) ve şarap… yemekten sonra bomboş sokaklarda dolaşıyoruz ama keşke küçük bir magnet alabileceğim bi dükkan açık olsaydı diyorum…. Sokaklarda gezerken kiminle karşılaşıyorum bilin bakalım??? Küçük prens!!!! Hemen sarılıp yanaklarından bol bol öpüyorum özlemişim kendisini….biraz dertleşiyoruz insanların birbirlerini anlayamdıklarından büyüklerin kurallarından dar bakış açılarından bahsediyoruz…. Neyse derin konular bunlar deyip yine ballı limonlu çayımızı içiyoruz ve ben plaja gidip kimseler görmeden elimizi suya sokuyorum yaaaa belki Marco Polonun keşif ruhundan bana da bulaşır diye…. :) keyifli bir ortaçağ adası Korcula sanıyorum Dubrovnikten bile daha çok sevdim belki de bomboş halinden dolayı …. yazın eminim çok ama çok kalabalık oluyordur alaçatıda yazın hissettiğiniz o sıkışıklık duygusunu veriyordur…… oysa şimdi huzurlu, sakin, dingin…. Aklımdan binlerce “keşke”nin “eğer”in geçmesine sebep oluyor adadaki bu yalnızlık duygusu…. Hepsini derin bir nefesle kovuyorum ve yüzümü güneşe dönüp gülümsüyorum…

Adadan akşam gün batarken ayrılıyoruz yine oldukça soğuk esen rüzgara karşı yapılan 15 dklık keyifli bir yolculuktan sonra yol üzerinde şarap tadımı için bir şarap çiftliğinde durup mola veriyoruz ben denediğim şarapları malesef beğenmiyorum yalnız şarabın yanındaki peynirin lezzetine vuruluyorum ama malesef ondan bulup alma şansımız yok :) akşam tam yemek zamanı Dubrovnik’te oluyoruz ve marina da daha önceden gözümüze takılan deniz mahsülleri restaurantına direk gidiyoruz…. Sonrası hmmmmm parmakların bile lezzetle yalandığı ( küçük kardeş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim) “mesthhh” olunmuş bir akşam yemeği oluyor… :) hazır yemeklerden bahsetmişken biraz içkilere de değinelim hırvat bira olan Ozujsko fena değildi ama benim favorim aslında Sloven birası olan Lasko Dark oluyor… ancak gördüğümüz o göz alabildiğine uzanan dik üzüm bağlarında yetişen üzümlerden elde ettikleri şarapları da oldukça ünlü… Dubrovnik akşam bir başka güzel… aydınlatmaları insanı başka zamanlara alıp götürüyor…romantik bir şehir görür görmez ilk verdiği his insana büyülü…. Dubrovnikliler oldukça zengin ve akıllı bir toplummuş… Pila kapısının girişinde bulunan Onofrio çeşmesi örneğin şehre ilk gelenlerin halka karışmadan yıkanıp temizlendikleri bir yermiş… böylece salgın hastalıklardan korunmayı hedeflemişler… öyle güzel zarif bir şehir ki şehrin görüntüsünü bozmasın diye dükkanlara tabela asamıyorsunuz ya hepsi bordo üzerine Beyaz yazılı bezden yapılmış o sokakta hangi dükkanların olduğunu gösterir tabelalar var bi de dükkanlar önlerinden sallandırdıkları sokak lambalarına yazıyorlar dükkan isimlerini biraz kıskanıyorum bu düzenlerini açıkçası… keşke diyorum bodrumda böyle olabilseydi… izmiri istanbulu geçtim zaten…

Aslında yazdıkça aklıma pek çok detay geliyor özellikle Dubrovnik ile ilgli ama yine epey uzun oldu sıkılacaksınız okumaktan diye korkuyorum :) ilgisini çekenlerinize bir ara bir şişe şarap eşliginde daha uzun uzun anlatırım. Fotoğraflarımızı da Pazartesi beğeninize sunacağım…

sanıyorum Adriyatik kıyılarına bir kez daha gideceğim yetmedi bu seyahat….. ve yeni seyahatler yeni maceralar için çok beklememeyi diliyorum… şimdilik görünen iki destinasyon var bu kış için… Budapeşte ve Riga… bakalım neler olacak ??? gelişmeleri yazarım…:)

kucak dolusu sevgiler ve bol bol öpücükler gönderiyorum….

No comments:

Dilek'in hikayesi: Asıl macera şimdi başlıyor !!!

Evet onca seyahat macerası bir yana asıl hayatımın en büyük macerasına hazırlanıyorum aylardır... evet Anne oluyorum!!!!! işte ömür boyu sür...