Merhabalar,
Özlediniz beni biliyorum ama öyle yoğun bir hafta geçirdim ki aslında şu rodos seyahatimizi sizinle paylaşmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum ama geçen hafta hemen hemen her gün ofisten çok geç çıkabildim….geç derken hep gece yarısına yakın saatler varın siz düşünün halimi…. Ama en azından artık 2009 Yılını bir daha açılmamak üzere kapatmayı başardık!!!! J)) tabi bu süreçte yaşadığım stress ve komik maceralar aslında ne kadar başarısız bir muhasebeci olduğumun göstergesi sanırım J))) hepiniz burda itiraz ediyorsunuz “yooo öyle değilsin” diye değil mi??? size inanıyorum canım arkadaşlarım J
Her ne kadar 23 nisan sonrasının Kurumlar vergisi haftası olduğunu bilmeme, küçük kardeşin bir kaç günlüğüne izmire gelecek olmasına, Sevgilimin bu tatile benimle gelemeyecek olmasına rağmen yine de bu kısa tatile gitmekten vazgeçemedim ve iyi ki de gitmişiz. Tabi ki her zamanki gibi yanımda biricik dostum sadık seyahat arkadaşım Orhan Veli vardı J)))
Gün ağarmadan deniz daha bembeyazken dayandı kapıya Orhanveli… marmaristen bineceğimiz feribot saat dokuzda olduğu için izmirden çok ama çok erken yola çıktık… sabah daha gün yeni yeni ışırken çıkılan tatilleri çok ama çok seviyorum epeydir böyle bir yolculuk yapmamıştık her zamanki gibi mütemadiyen anlatacak konuşacak şeylerimiz çok olduğundan J her ne kadar bir gece once küçük kardeşle vakit geçirmek için çok geç uyumuş olsamda… uymak yerine konuşmayı tercih ettim J şaşırtıcı değil sanırım??? Aslında yolda uyumayı denesemde beceremedim J)))yeni ağarmaya başlayan günle beraber henüz güneş doğmadan Marmarise ulaştık … sabah kahvaltısı için doğruca Çınar’ın yolunu tuttuk ama daha kimseler uyanmamıştı orda da J)) uyandırdık acımadan…. !!!! amca hemen bizim için ocağı yaktı çayımızı koydu… Taze demlenmiş çay kokusu nefis bişi sabahları… yavaş yavaş gün de doğmaya başladı aa o da ne! yanımızdaki ağaç kavuğunda da havanın ağarmasıyla beraber bir hareketlilik başladı 10 civarı minik civciv sabahımızı sevimli hale getirmek üzere uyandı ve kahvaltıda bize eşlik ettiler… bahar işte!!! ben peşlerinden bi sure koşup hiçbirini yakalayıp sevemeyince hayal kırıklığına uğrasam da karanfilli bazlama ve nefis tereyağı ile Orhanveli kendinden geçmişti bile…. J
Limana geldiğimizde şaşırdık epey kalabalıktı galiba herkes tatilden yararlanıp kaçmaya karar vermiş komşuya J o nedenle pasaport işlemleri uzadığı için biraz rötarlı hareket ettik… feribotumuz umduğumdan yavaştı J sakin bir yolculuktan sonra Ve Rodos işte karşımızda… bir zamanlar Güneş Tanrısı Helios’u simgeleyen kocaman bir heykelin olduğu ve gemilerin bu heykelin bacaklarının arasından geçerek limana girdiği söylencesi aklıma geliyor limana yanaşırken ve keşke öyle olsaydı yine diye düşünüyorum… uzaktan gidilmeye değer bir görüntüsü var her deniz kıyısı şehirde olduğu gibi ( keşke izmirde böyle olsaydı ) eski şehir ve yeni şehir ayrımı burda da var uzaktan eski şehri çevreleyen surları görüyoruz… pasaport işlerimizi çabucak halledip bir an once otelimize ulaşmak niyetindeyiz… eski şehrin içinden geçerek elimizdeki haritaya ve Orhanvelinin iç sesine güvenerek otelimizi buluyoruz… otel eski şehirde çok uygun fiyatlı ve de çok güzel…. Hemen kısa bir moladan sonra şehri keşfetmeye çıkıyoruz. Öncelikle ertesi gün kullanacağımız arabayı kiralayıp eski şehrin yolunu tutuyoruz… Rodos oniki adaların en büyüğü en önemli kenti adaya adını veren rodos şehri… belki biraz tarihini gitmeden okuduğum için belki kapılardan geçilip surlarla çevrelenmiş şehir merkezlerini hep romantik büyülü bulduğum için ( York’u özlemiş de olabilirim belki… )olsa gerek hemen sevdim Rodos’u da…
Eski şehrin altını üstüne getiriyoruz bol bol dükkan gezmeme izin veriyor Orhanveli J allahım almak istediğim bi çok yelkenli var…. dönüşte Rodosta cam seramik gümüş bi tane bile yelkenli bırakmadım valla J yemek molası için gözümüze kestirdiğimiz bir restaurant giriyoruz burda herkes çok sıcak kanlı Türk olduğumuzu öğrenince hele hemen bildikleri bir kaç türkçe kelime ile karşılıyorlar bizi… öğreniyoruz ki sezon kötü başlamış rodosta pek de parlak görünmüyormuş… kışın ada halkına destek olarak 400-500 ciavrı ödenek veriyormuş hükümet ancak bu kış için onda da bir azalma olacağı söyleniyormuş… üzülüyoruz komşumuzun içinde bulunduğu duruma… bir an aklımdan bizimde cari açığımızın aslında tehlikeli boyutlarda olduğu geliyor acaba diyorum bizde yunanistana benzermiyiz bu gidişle??? endişe verici şeyleri kafamdan uzaklaştırıp Pita ekmeğime ve mezelerime odaklanıyorum denediğimiz yerli şarap oldukça güzel… yemek sırasında ertesi günkü rotayı belirliyoruz kitaptaki plaj fotoğraflarının arasından bir tanesini çok beğeniyor onuda görülecekler listemize ekliyorum… yemek sonrası yine eski şehirde dolaşıyoruz Rodos şovalyelerin mekanı büyük sarayı dolaşıyoruz koskoca sarayda sadece ikimiziz varız. Saray merdivenlerinden koşarak inerken ayakkabımın tekini düşürüyorum belki bi prens bulur diye J bu arada sarayda koridorda sıralanmış pek çok kapıyı tek tek deniyorum merakıma engel olamayıp hepsi kilitli aha o da ne!!! biri açıldı hemde ne gürültülü bi şekilde gıcırdayarak ama arkasında çok heyecanlı şeyler görmeyi bekleyen biz minik bir mutfakla karşılaşınca gülüşmeye başlıyoruz bu sırada kapı gıcırtısını duyan güvenlik geliyor arkamızdan ben hiç bişi olmamış gibi davranıyorum bişiler söyleniyor arkamızdan ama ne yapalım canım meraklı turist deniyor bizim gibilere…. Şehrin tüm dar ara sokaklarını geziyoruz malesef pek çok görülecek yer hala açık değil hatta dükkanlar bile kapalı çoğunlukla sezon açılmadığı için o nedenle ne türk hamamına gidebiliyor ne Hacı Ahmet ağa ktüphanesini görebiliyoruz. Bu arada söyleyip söyleyip bi türlü yapamadığım şu geçici dövme denemesini bu kez yapıyorum Orhanveli her ne kadar ayakkabı boyası bu dese de ben bu kez kararımdan dönmüyorum… J he he he ayak bileğimde minik sevimli karizmatik bir ejderham var artık dört hafta kadar benimle olacakmış e yeter…. Pek bi seviniyorum hatta ona bakmaktan yürüyemiyorum bile…. Yaaa çok Tatlı gerçeğini yaptırmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum şimdi bi cesaret halledeceğim bu işi de çok yakın bir zamanda…. O akşam otele kısa bir dinlenme molası verelim sonra çıkıp gece hayatına bir bakarız diye dönüp saat yedide uyuyor ve akşam yemeğini falan atlayıp uyanamayıp kesintisiz sabaha kadar dinleniyoruz… ya yaşlanıyoruz ya da bahar çarptı bizi…. J nerde kaldı çılgın yunan geceleri…. ;))
Ertesi sabah kiralık arabamızı saat sekizde teslim alıyor güzel bir kahvaltı yapıyor ve yollara düşüyoruz… hedefimiz adanın çevresinde tam bir tur yapmak. Once kelebekler vadisine gidiyoruz ama kelebek mevsimi değil şu anda tabi… L biraz hayal kırıklığı oluyor ama olsun doğada yaptığımız yürüyüş iyi geliyor… ağaçlara tırmanıyor bulduğumuz her ağaç kovuğuna elimizi sokuyor sularla oynuyoruz…. Sonra Lindos kasabasına doğru yola çıkıyoruz çam ormanlarının arasından kıvrıla kıvrıla keyifli bir yoldan geçiyoruz. Yolda türk radyosu dinliyoruz hoşumuza gidiyor… ara sıra mola verip her gördüğümüz kale yıkıntısına tırmanıyoruz… Orhanveli yolda papatya topluyor onlardan yıllardan sonra ilk kez taç yapıyorum… yaşasınnn unutmamışım nasıl yapıldığını sonra tüm gün kafamda papatya tacımla geziyorum…. Belki prens sarayda düşürdüğüm ayakkabımı bulup getirirse tacımla hazır olayım diye J))) bu arada yolda durup bi amcanın badem tarlasından çağla badem çalıyoruz J zamanları biraz geçmiş acılanmış olsada onca emekle çaldık ya afiyetle yiyoruz… J Lindos’a saat 2 gibi varıyoruz eski antic bir kasaba bembeyaz evleri ile biraz şirince biraz bodrum gibi sanki… akropolise doğru tırmanışa geçiyoruz tanrım o kadar çok merdiven çıktık ki… 20 dklık bir tırmanış sonrası bizi muhteşem bir manzara karşılıyor göz alabildiğine bir mavilik…. Deniz ve gökyüzü karışmış birbirine…. Tüm eski taşlara elimle dokunuyorum bir zamanlar burda kimlerin olabileceğini belki onlarında bu taşlara dokunduğunu düşünmek hoşuma gidiyor… oturuyorum uçurum kıyısına ve maviliklere bakarak hayatın bana şimdiye kadar olduğu gibi hep güzel ve iyi şeyleri doğru zamanlarda getirmeye devam etmesi için dua ediyorum… bu arada lindosta eğer isterseniz eşşeklerle akrapolise çıkarıyorlar sizi eşşeği ile meşhur yani burası öyle çoklar ki… sanki mutsuz gibiler üzülüyorum bu hayvancıklar için biraz… neyse neyse gereksiz duygusallık… J
Lindostan ayrılıp o fotoğrafta gördüğümüz plaja doğru yola çıkıyoruz…. Ve Prasoniside geçirdiğimiz zaman tatilimizin en güzel anları oluyor… göz alabildiğine uzanan kumlu bir plaj muhteşem deniz… bir yanınınız Akdeniz bir yanınız Ege denizi…. burası ilginç bir yer…yaz mevsiminde sular çekildiği için yarımada olan ada… kış geldiğinde sular yükseldiğinde adaya dönüşüyormuş J ah bir de şu güneş bir görünüp kaybolmasa…. Ama tabi bu bizi durduramıyor… hemen derhal atıyoruz kendimizi akdenizin ılık sularına ( ılıktı ya valla inanmıyorsunuz ama) biraz yüzüp kumlarla oyalandıktan ( çok romantiğim valla kumlara hem kendimin hem sevgilimin adını yazıyorum J ) kısa bir seans yoga yaptıktan azıcık daha oyalandıktan sonra dönüş yolculuğu için hazırız… yaklaşık 95 km kadar uzaktayız Rodostan dönüşe geçiyoruz ama dönüş yolunda da harita üzerinde işaretli tüm görülecek yer levhalarını takip etmekten de geri durmuyoruz ancak pek çoğu malesef çoktan kapanmış oluyor… dönüş yolu sanki daha kısa sürüyor…. J hava kararırken eski şehre varıyoruz… bu akşamı balık ve uzo ile değerlendirelim artık diyor ve bir gün once yemek yediğimiz restauranttakilerin önerdiği yere gidiyoruz… iplerde kurutulmuş ahtapotların bahçesinde görüldüğü çok ama çok şık özellikle yerlilerin tercih ettiği üst katında kişiye özel odalarda yemeklerin servis edildiği hoş bir mekan burası… çok açııııızzzz… hemen siparişlerimizi veriyoruz burda da herkes türk olduğumuzu öğrenince çok sıcak davranıyor… mutlaka her karşılaştığımız yunanlının türkler ve türkiyeyle ilgili söyleyecek bir hikayesi var… e bu arada bizde bir kaç yunanca kelime öğreniyoruz J yemekte deniz balığı olması nedeniyle mercan sipariş ediyoruz ve iyi ki de etmişiz… muhteşem lezzetli mercanımızı afiyetle yiyor bir şişe yerli şarabı yanında içiyor yorgun ama mutlu otelimize dönüyoruz…. Yine erkenden uyuyoruz… evet evet kesin yaşlanıyoruz biz…. J
Ertesi sabah feribotumuz saat dörtte olduğu için pek vaktimiz yok eski şehirde alışveriş yaparak geçirelim diyoruz günümüzü ben aşık olduğum tüm yelkenlileri satın alıyorum J orhanvelinin tabiri ile yelkenli bişi bırakmıyorum koca Rodosta masamda şimdi onlardan bi tanesine bakarak yazıyorum bu yazıyıJ hımmm beş tane oldu minik yelkenlilerim yediyi tamamlayınca gerçeği olacak sanırım…
Dönüş yolculuğumuzda onca yorgunluğa rağmen çok keyifli oluyor feribotta fotoğraflara bakıp gülerek marmaris izmir arasında da arabada şarkı söyleye söyleye izmire dönüyoruz… aslında minik minik bi sürü detay daha var ama her zamanki gibi çok yazdım değil mi? neyse bir macera daha böyle sona eriyor…. yeni bir seyahati çok geçmeden planlanmamız dileği ile J Hepinize muhteşem bir hafta sonu diliyorum… annelerinizi de ihmal etmeyin sakın J
Öpücükler
Dilek
Tuesday, October 05, 2010
Dilek'in hikayesi: Yaz sana gelmiyorsa sen yaza git :) 4. bölüm 09 Mart 2010
Söz verdiğim gibi bir çırpıda tüm işlerimi bitirip yeniden yazmaya başladım şu gezi notlarının kalan kısımlarınıda… hani nerde bravolarım ve alkışlarım :)))
Öncelikle çok hızlı yazdığım ve bir editörüm olmadığı için- şimdilik ;) - yazılarım, yazım hataları ve noktalama eksiklikleri ile dolu biliyorum. Bu bazen anlam bozukluğuna da yol açıyor farkındayım. Ben bile sonradan kendi yazdığımı okuyunca dehşete düşüyprum, ama yine de sizden gelen övgü dolu mailer moralimi düzeltiyor ve yeniden yazma isteği veriyor… çoook teşekkürler…
3. bölümün sonunda aslında hepinizi en çok kıskandıracak kısmı atlamıştım Orhan Veli “olmaz dedi tatilimize damgasını vuran en güzel anlardan biri oydu yazmalısın” :)… tamam ben de ballandıra ballandıra anlatıcam ama kıskanmak yok :)))
Phuketteki son gecemizde aslında planladığımız gibi erken geri dönüp denizin ve plajın son kez tadını gündüz gözüyle çıkaramadığımızdan şu Take Away bardan içkilerimizi alıp hiç değilse son kez ucuz ve güzel mojito’nun caipirinia’nın tadına varalım dedik… hemen yol kenarında kısa bir duraklama yapıyoruz ben caipiriniamı Orhan Veli de mojitosunu alıyor kocaman birer bardak J e diyoruz bunun hakkını vererek içmeliyiz… plaja gidiyoruz J hava muhteşem… phuket ışık kirliliği olmadığı için tüm yıldızları çok yakınınızdaymış gibi görebildiğiniz bir parçası yeryüzünün deniz dingin kocaman bir ay gökyüzünde ve biz birbirimize bakıp e hadi diyoruz ne duruyoruz ay ışığında yıldızlar altında yüzelim :) havlularımızı alıp arabadan hemen plaj moduna geçiyoruz saat gece dokuz civarı olmasına ragmen deniz öyle ılık ve güzel ki… elimizde içki bardaklarımız bir yudum alıp bir kulaç yüzüyoruz…. ben karanlık denizde ayağıma değen her şeyden ürkmeme rağmen kah çığlıklar atıp kah kikirdeyerek, orhan veli de benim bu hallerime bol bol gülerek keyifli bir kaç saat geçiriyoruz… plaj boyunca dolaşanlar biraz imrenerek birazda şaşkın bakıyorlar karanlık denizdeki bize :) tatilimizin en unutulmaz anlarından biri işte bu bir kaç saat oluyor… dinleniyor arınıyor koskoca bir yılın yorgunluğunu Andaman denizinin ılık sularına bir kez daha bırakıyor ve otelimize geri dönüp uyuyoruz. J
Ertesi sabah pazarlıkla 600 baht’a anlaştığımız özel aracımız gelip otelimizden bizi alıyor ve hiç istememize rağmen Phuketten ayrılıyoruz. Bangkok ve Pattaya ile ilgilide çok heyecanlıyız ama ikimizde keşke tüm tatili burda geçirebilseydik diyoruz ayrılırken…
Saat öğlen iki gibi Bangkok’a varıyoruz. Pattaya oldukça popular tatil merkezi okuduğum kadarı ile. Bangkoktan pattayaya gitmek için Otobüs taksi alternatifleri arasında bi seçim yapıyor ve bu tatil şimdiye kadarki en lüks tatilimiz olduğu için yine taksi ile pazarlık yapıp 800 bahta anlaşıyoruz. Otoyoldan iki saat sürecek bir yolculukla pattaya ya varacağız. Şöförümüz komik bi adam. Yeni yıl tatili nedeniyle tüm otoyol geçişleri ücretsiz bu arada, ülkeler kültürler değişsede hükümetlerin halkın gözünü boyama taktikleri değişmiyor sanırım hiç bi yerde :)) şimdiye kadar kullandığımız tüm taksilerde kralın bir resmi ve minik bir Budha heykeli mutlaka oluyor çok gelenekçi ve dindar olmalılar yol boyu Orhanveli ile kıralı korkudan mı yoksa gerçekten mi bu kadar çok sevdiklerini tartışırken orhan veli emniyet kemerimi takmamı istiyor endişeli bi ses tonuyla. Malesef benim tarafımdaki emniyet kemeri çalışmıyor. Canım arkadaşım hem bir mühendisin kıvrak zekası ile hem de seyahat buddy’sine çok düşkün bir arkadaşın inceliği ile bişiler yapıp kemerleri birbirinin içinden geçirip tek kilide takıyor endişesinin nedenini çok konuşup heyecanla anlatmaktan hiç bir zaman çevreyi gözlemlemekte başarılı olamayan ben anlamıyorum. Diyor ki “şöföre bak adam epey zamandır çok huzursuz” ve araba arada tekliyor gibi?? gerçekten doğru . Adamcağız mütemadiyen kıpırdıyor ofluyor falan ben o noktadan sonra endişelenmeye başlıyorum… bi derdi var ama ne?? çişi gelmiştir diyoruz umarım öyledir. :) biraz yol aldıktan sonra bir benzinciye giriyoruz ben rahatlıyorum… meğer araç lpg’liymiş yolda lpg bitmiş benzine geçmiş teklemeler o yüzdenmiş huzursuzluğuda herhalde pahalı benzin ile yol aldığındandır diye düşünüyoruz :) neyse yolun bundan sonrası sakin geçiyor. Şehre vardığımzda hayal kırıklığına uğruyorum yüksek bakımsız binaların pis kalabalık caddelerin olduğu bir şehir… ve hiç burda deniz olabileceği yüzülebileceği ihtimaline inanmıyorum. Kötü bir lağım kokusu var birde şehirde… birden Phuket’i çok ama çok özlüyorum :(. Otelimizi bulmak yaklaşık bir saat kadar sürüyor şöförümüz her durup yol sorduğunda yolu tariff eden farklı bir yeri işaret ediyor bizde dönüp duruyoruz Pattaya caddelerinde bize de kısa bir şehir turu oluyor :). En sonunda otelimize yerleşiyoruz kocaman büyük dört yıldızlı bir otel tatilmizin en pahalı oteli. Hemen odamıza yerleşip mayolarımızı giyip yukarı havuza çıkıyoruz. Orhan veli hiç değilse bir akşam şöyle sarhoş olayım diye dört shot tekilayı havuzun barında içiyor. Yüzüyoruz sanki çok yorulmuşuz gibi dinleniyoruz suda biraz. Güneş bu arada batıyor. Çok acıktığımız için hemen giyip dışarı çıkıyoruz. Pattaya ile ilgili çok çalışmamıştım o nedenle ayaklarımızı bizi nereye götürürse diyoruz. Ve Tatlı seyahat perimiz bize bir süpriz daha yapmaya karar veriyor iyi ki var :) yolumuz küçük sakin bir meydana düşüyor Joe Luis puppet show izleyin yazan bir tabela gözümüze ilişiyor hem yemeğiniz yerken geleneksel Thai kuklalarını izleyin diyor. Orhan Veli ile e bu akşam daha başka iplanımız yok izleyelim deyip yerleşiyoruz bir masaya. Muhteşem menüden muhteşem şeyler seçiyoruz yine. Show başlıyor ve bizi inanılmaz etkiliyor dans müzik ışık anlatılan romantik aşk hikayesi. J gerçek dansçılar geleneksel danslarının yanısıra üç kişinin bir kuklayı idare ettiği kukla gösterisini ben çok seviyorum ilgilenenler için kısa bir link vereyim hemen http://vimeo.com/612686 . çok ama çok eğleniyoruz showu seyrederken hele en sonda güzel prenses ve hanumanın masamıza gelip bizimle şakalaşması görülmeye değerdi… benim romantik kişiliğim hemen onların kukla olduğu arkalarında duran üç taylandlı kuklacının varlığını unutup gereçek bir kişilikmişçesine hemen Hanumana kendimi öptürmekle, onun da sanki gerçekmiş gibi orhanvelinin çektiği fotoğrafa bakmayı istemesiyle olayı iyice eğlenceli hale getirdi. Hele prensen orhanvelinin göbeğine şöyle bir maşallah dercesine vurunca koptuk ikimizde… yemekler muhteşemdi tabaklarımızın ancak yarısını yiyebildik. Burda keşfettiğimiz mai thai adlı mavi kokteylide sürahi ile içip şehrin sokaklarında yürümeye başladık. Başlangıçtaki pattaya izlenimim hala geçerli bu şehri hiç ama hiç sevmedim Seks turizminin en yoğun etkisini burda görmek mümkün hemen hemen köşede bir bar veya striptiz kulup hemen hemen her barda boru dansı yapılıyor. Hatta her Masada bir boru var :) isterseniz siz –ki içimden geçmedi değil ama daha o kadar sarhoş değildim :)- isterseniz sizin için taylandlı kızlar dans ediyor…. Otele çok geç olmadan dönüyoruz çünkü yarın burdaki tek günümüz ve biz daha ne yapacağımıza karar vermedik. O gece uyumadan once ertesi gün yakınlardaki adalardan birine gitmeye karar veriyoruz. Ertesi sabah erkenden uyanıp hemen marinaya gidiyoruz ki bizi adaya götürecek sürat motorumuza binelim şehir gece hayatının sabah erken saatlere kadar sürmesinden dolayı daha uyanmamış. Tekneye biniyor ve adaya doğru yol alıyoruz yaklaşık 20 dk sonra tekne bir kayığın yanında duruyor çünkü ada sahilinde yanaşacak bir iskele yok tekneden geleneksel kayığa transfer oluyoruz dikkatlice ve adadayız… demiştim ya cennet Phuketten sonra hiçbir deniz hiç bir ada bizi memnun edemez… deniz güzel kumsal fena sayılmaz ama oldukça kalabalık. Bir kaç saat vakit geçirip saat üçte geri dönmeye karar veriyoruz şehirde görülecek yerleri gezmek için. Öncelikle büyük budha heykellerinden birini görmek üzere yola çıkıyoruz şehri gören tepelerden lüks otel ve rezidasnların olmayanları park şeklinde düzenlenmiş bunların birinde bulunan küçük bir tapınağa önündeki uzun merdivenlerden çıkmak üzere yürüyoruz parkın içinden aaa o da ne sanıyoruz bir klip çekimi var çok ama çok komik görünüyorlar ben keşfedilmek üzere biraz yönetmenin etrafında salınıyorum ama nafile… en iyisi gidip dua etmek deyip merdivenleri yavaş yavaş tırmanıyoruz… şehirde görülecek çok fazla bişey yok… bol bol alışveriş gece hayatı kalabalık trafik yüksek binalar bence görülmesede olabilecek bir kısmı tayland’ın e a tabi ne aradığınıza bağlı olarak değişir. O akşam ben biraz kendimi alışveriş merkezinde kaybediyorum… fiyatlar tabi oldukça cazip durdurmayı başarsamda kendimi bir kaç şeye karşı zaafım var biliyorsunuz onlara yeniliyorum… ama türkiye de bunları bulmak zor bahanesi ile J… bu arada ertesi gün bizi bangkok’a götürecek taksimizinde pazarlığını yapalım diyoruz…akşamın en eğlenceli anı bu oluyor sanırım… rezervasyon ,çin yanına gittiğimiz tur satıcısı hanım orhanvelinin kollarına hayran hayran dokunup çok güzel falan diyor once anlamıyor irite oluyoruz ama sonradan kadın “benim kocamda hiç tüy yok sende ne çok var” deyince başlıyoruz gülmeye… sonrada bana dönüp "çok şanslısın" diyor :)))) hala çok ama çok gülüyorum düşündükçe kadının yüzündeki hayranlık dolu ifadeye… pattayanın çılgın gece hayatına karışmamayı tercih edip otelimize dönüp Bangkok için artık kapanmamakta ısarar eden valizlerimizi hazırlıyor ve uyuyoruz…
Yine çok oldu sanıyorum beşinci ve son bir bölüm daha yazmalıyım :) ne çok gezmişiz…. Tüm bunları yazmak çok ama çok keyif verdi yeniden tatile gitmiş gibi oldum :)
Son bölümde görüşmek üzere…
Sevgiler
Söz verdiğim gibi bir çırpıda tüm işlerimi bitirip yeniden yazmaya başladım şu gezi notlarının kalan kısımlarınıda… hani nerde bravolarım ve alkışlarım :)))
Öncelikle çok hızlı yazdığım ve bir editörüm olmadığı için- şimdilik ;) - yazılarım, yazım hataları ve noktalama eksiklikleri ile dolu biliyorum. Bu bazen anlam bozukluğuna da yol açıyor farkındayım. Ben bile sonradan kendi yazdığımı okuyunca dehşete düşüyprum, ama yine de sizden gelen övgü dolu mailer moralimi düzeltiyor ve yeniden yazma isteği veriyor… çoook teşekkürler…
3. bölümün sonunda aslında hepinizi en çok kıskandıracak kısmı atlamıştım Orhan Veli “olmaz dedi tatilimize damgasını vuran en güzel anlardan biri oydu yazmalısın” :)… tamam ben de ballandıra ballandıra anlatıcam ama kıskanmak yok :)))
Phuketteki son gecemizde aslında planladığımız gibi erken geri dönüp denizin ve plajın son kez tadını gündüz gözüyle çıkaramadığımızdan şu Take Away bardan içkilerimizi alıp hiç değilse son kez ucuz ve güzel mojito’nun caipirinia’nın tadına varalım dedik… hemen yol kenarında kısa bir duraklama yapıyoruz ben caipiriniamı Orhan Veli de mojitosunu alıyor kocaman birer bardak J e diyoruz bunun hakkını vererek içmeliyiz… plaja gidiyoruz J hava muhteşem… phuket ışık kirliliği olmadığı için tüm yıldızları çok yakınınızdaymış gibi görebildiğiniz bir parçası yeryüzünün deniz dingin kocaman bir ay gökyüzünde ve biz birbirimize bakıp e hadi diyoruz ne duruyoruz ay ışığında yıldızlar altında yüzelim :) havlularımızı alıp arabadan hemen plaj moduna geçiyoruz saat gece dokuz civarı olmasına ragmen deniz öyle ılık ve güzel ki… elimizde içki bardaklarımız bir yudum alıp bir kulaç yüzüyoruz…. ben karanlık denizde ayağıma değen her şeyden ürkmeme rağmen kah çığlıklar atıp kah kikirdeyerek, orhan veli de benim bu hallerime bol bol gülerek keyifli bir kaç saat geçiriyoruz… plaj boyunca dolaşanlar biraz imrenerek birazda şaşkın bakıyorlar karanlık denizdeki bize :) tatilimizin en unutulmaz anlarından biri işte bu bir kaç saat oluyor… dinleniyor arınıyor koskoca bir yılın yorgunluğunu Andaman denizinin ılık sularına bir kez daha bırakıyor ve otelimize geri dönüp uyuyoruz. J
Ertesi sabah pazarlıkla 600 baht’a anlaştığımız özel aracımız gelip otelimizden bizi alıyor ve hiç istememize rağmen Phuketten ayrılıyoruz. Bangkok ve Pattaya ile ilgilide çok heyecanlıyız ama ikimizde keşke tüm tatili burda geçirebilseydik diyoruz ayrılırken…
Saat öğlen iki gibi Bangkok’a varıyoruz. Pattaya oldukça popular tatil merkezi okuduğum kadarı ile. Bangkoktan pattayaya gitmek için Otobüs taksi alternatifleri arasında bi seçim yapıyor ve bu tatil şimdiye kadarki en lüks tatilimiz olduğu için yine taksi ile pazarlık yapıp 800 bahta anlaşıyoruz. Otoyoldan iki saat sürecek bir yolculukla pattaya ya varacağız. Şöförümüz komik bi adam. Yeni yıl tatili nedeniyle tüm otoyol geçişleri ücretsiz bu arada, ülkeler kültürler değişsede hükümetlerin halkın gözünü boyama taktikleri değişmiyor sanırım hiç bi yerde :)) şimdiye kadar kullandığımız tüm taksilerde kralın bir resmi ve minik bir Budha heykeli mutlaka oluyor çok gelenekçi ve dindar olmalılar yol boyu Orhanveli ile kıralı korkudan mı yoksa gerçekten mi bu kadar çok sevdiklerini tartışırken orhan veli emniyet kemerimi takmamı istiyor endişeli bi ses tonuyla. Malesef benim tarafımdaki emniyet kemeri çalışmıyor. Canım arkadaşım hem bir mühendisin kıvrak zekası ile hem de seyahat buddy’sine çok düşkün bir arkadaşın inceliği ile bişiler yapıp kemerleri birbirinin içinden geçirip tek kilide takıyor endişesinin nedenini çok konuşup heyecanla anlatmaktan hiç bir zaman çevreyi gözlemlemekte başarılı olamayan ben anlamıyorum. Diyor ki “şöföre bak adam epey zamandır çok huzursuz” ve araba arada tekliyor gibi?? gerçekten doğru . Adamcağız mütemadiyen kıpırdıyor ofluyor falan ben o noktadan sonra endişelenmeye başlıyorum… bi derdi var ama ne?? çişi gelmiştir diyoruz umarım öyledir. :) biraz yol aldıktan sonra bir benzinciye giriyoruz ben rahatlıyorum… meğer araç lpg’liymiş yolda lpg bitmiş benzine geçmiş teklemeler o yüzdenmiş huzursuzluğuda herhalde pahalı benzin ile yol aldığındandır diye düşünüyoruz :) neyse yolun bundan sonrası sakin geçiyor. Şehre vardığımzda hayal kırıklığına uğruyorum yüksek bakımsız binaların pis kalabalık caddelerin olduğu bir şehir… ve hiç burda deniz olabileceği yüzülebileceği ihtimaline inanmıyorum. Kötü bir lağım kokusu var birde şehirde… birden Phuket’i çok ama çok özlüyorum :(. Otelimizi bulmak yaklaşık bir saat kadar sürüyor şöförümüz her durup yol sorduğunda yolu tariff eden farklı bir yeri işaret ediyor bizde dönüp duruyoruz Pattaya caddelerinde bize de kısa bir şehir turu oluyor :). En sonunda otelimize yerleşiyoruz kocaman büyük dört yıldızlı bir otel tatilmizin en pahalı oteli. Hemen odamıza yerleşip mayolarımızı giyip yukarı havuza çıkıyoruz. Orhan veli hiç değilse bir akşam şöyle sarhoş olayım diye dört shot tekilayı havuzun barında içiyor. Yüzüyoruz sanki çok yorulmuşuz gibi dinleniyoruz suda biraz. Güneş bu arada batıyor. Çok acıktığımız için hemen giyip dışarı çıkıyoruz. Pattaya ile ilgili çok çalışmamıştım o nedenle ayaklarımızı bizi nereye götürürse diyoruz. Ve Tatlı seyahat perimiz bize bir süpriz daha yapmaya karar veriyor iyi ki var :) yolumuz küçük sakin bir meydana düşüyor Joe Luis puppet show izleyin yazan bir tabela gözümüze ilişiyor hem yemeğiniz yerken geleneksel Thai kuklalarını izleyin diyor. Orhan Veli ile e bu akşam daha başka iplanımız yok izleyelim deyip yerleşiyoruz bir masaya. Muhteşem menüden muhteşem şeyler seçiyoruz yine. Show başlıyor ve bizi inanılmaz etkiliyor dans müzik ışık anlatılan romantik aşk hikayesi. J gerçek dansçılar geleneksel danslarının yanısıra üç kişinin bir kuklayı idare ettiği kukla gösterisini ben çok seviyorum ilgilenenler için kısa bir link vereyim hemen http://vimeo.com/612686 . çok ama çok eğleniyoruz showu seyrederken hele en sonda güzel prenses ve hanumanın masamıza gelip bizimle şakalaşması görülmeye değerdi… benim romantik kişiliğim hemen onların kukla olduğu arkalarında duran üç taylandlı kuklacının varlığını unutup gereçek bir kişilikmişçesine hemen Hanumana kendimi öptürmekle, onun da sanki gerçekmiş gibi orhanvelinin çektiği fotoğrafa bakmayı istemesiyle olayı iyice eğlenceli hale getirdi. Hele prensen orhanvelinin göbeğine şöyle bir maşallah dercesine vurunca koptuk ikimizde… yemekler muhteşemdi tabaklarımızın ancak yarısını yiyebildik. Burda keşfettiğimiz mai thai adlı mavi kokteylide sürahi ile içip şehrin sokaklarında yürümeye başladık. Başlangıçtaki pattaya izlenimim hala geçerli bu şehri hiç ama hiç sevmedim Seks turizminin en yoğun etkisini burda görmek mümkün hemen hemen köşede bir bar veya striptiz kulup hemen hemen her barda boru dansı yapılıyor. Hatta her Masada bir boru var :) isterseniz siz –ki içimden geçmedi değil ama daha o kadar sarhoş değildim :)- isterseniz sizin için taylandlı kızlar dans ediyor…. Otele çok geç olmadan dönüyoruz çünkü yarın burdaki tek günümüz ve biz daha ne yapacağımıza karar vermedik. O gece uyumadan once ertesi gün yakınlardaki adalardan birine gitmeye karar veriyoruz. Ertesi sabah erkenden uyanıp hemen marinaya gidiyoruz ki bizi adaya götürecek sürat motorumuza binelim şehir gece hayatının sabah erken saatlere kadar sürmesinden dolayı daha uyanmamış. Tekneye biniyor ve adaya doğru yol alıyoruz yaklaşık 20 dk sonra tekne bir kayığın yanında duruyor çünkü ada sahilinde yanaşacak bir iskele yok tekneden geleneksel kayığa transfer oluyoruz dikkatlice ve adadayız… demiştim ya cennet Phuketten sonra hiçbir deniz hiç bir ada bizi memnun edemez… deniz güzel kumsal fena sayılmaz ama oldukça kalabalık. Bir kaç saat vakit geçirip saat üçte geri dönmeye karar veriyoruz şehirde görülecek yerleri gezmek için. Öncelikle büyük budha heykellerinden birini görmek üzere yola çıkıyoruz şehri gören tepelerden lüks otel ve rezidasnların olmayanları park şeklinde düzenlenmiş bunların birinde bulunan küçük bir tapınağa önündeki uzun merdivenlerden çıkmak üzere yürüyoruz parkın içinden aaa o da ne sanıyoruz bir klip çekimi var çok ama çok komik görünüyorlar ben keşfedilmek üzere biraz yönetmenin etrafında salınıyorum ama nafile… en iyisi gidip dua etmek deyip merdivenleri yavaş yavaş tırmanıyoruz… şehirde görülecek çok fazla bişey yok… bol bol alışveriş gece hayatı kalabalık trafik yüksek binalar bence görülmesede olabilecek bir kısmı tayland’ın e a tabi ne aradığınıza bağlı olarak değişir. O akşam ben biraz kendimi alışveriş merkezinde kaybediyorum… fiyatlar tabi oldukça cazip durdurmayı başarsamda kendimi bir kaç şeye karşı zaafım var biliyorsunuz onlara yeniliyorum… ama türkiye de bunları bulmak zor bahanesi ile J… bu arada ertesi gün bizi bangkok’a götürecek taksimizinde pazarlığını yapalım diyoruz…akşamın en eğlenceli anı bu oluyor sanırım… rezervasyon ,çin yanına gittiğimiz tur satıcısı hanım orhanvelinin kollarına hayran hayran dokunup çok güzel falan diyor once anlamıyor irite oluyoruz ama sonradan kadın “benim kocamda hiç tüy yok sende ne çok var” deyince başlıyoruz gülmeye… sonrada bana dönüp "çok şanslısın" diyor :)))) hala çok ama çok gülüyorum düşündükçe kadının yüzündeki hayranlık dolu ifadeye… pattayanın çılgın gece hayatına karışmamayı tercih edip otelimize dönüp Bangkok için artık kapanmamakta ısarar eden valizlerimizi hazırlıyor ve uyuyoruz…
Yine çok oldu sanıyorum beşinci ve son bir bölüm daha yazmalıyım :) ne çok gezmişiz…. Tüm bunları yazmak çok ama çok keyif verdi yeniden tatile gitmiş gibi oldum :)
Son bölümde görüşmek üzere…
Sevgiler
Dilek'in hikayesi: Yaz sana gelmiyorsa sen yaza git :) 3. bölüm Mart 2010
Hepinize merhaba….
Offff biliyorum şu gezi notlarını yazarken bi tembellik çöktümü bir daha o notlar yazılmıyor… ispanya macerasının notları hala minik kağıtlara bilet arkalarına yazılmış olarak duruyor…. :)) Ama Tayland maceramı sizinle mutlaka paylaşacağım hele ki etrafımda bu kadar çok ayland’a giden, gitmek isteyen giden kişi sayısı artmışken… ama araya öyle çok şey girdi ki… işler çok yoğun bu yoğunluğun ortasında kazandığım cesaretimi kaybederim korkusu ile hiç ertelemeden küçük bir sağlık molası verdim ve ameliyat sonrası hiç gereği olmamaısa rağmen koca bir hafta herkese şımardım… aman biliyorsunuz nazlanmak şımarıklık yapmak benim hamurumda var… :)) doğum günümü de binbir şımarıklık ve nazla kutladım sayenizde :)) bir kez daha çok teşekürler … ay yaşlanmayı seviyorum galiba bu yüzden…. Yılın en sevdiğim zamanıydı :)
Hımmm nerde kalmıştık??? hah hatırladım… geldik Muhteşem ada cennet parçası Phuket’teki son günümüze… :( nasıl bırakıcaz biz bu adayı???
Bu gün kiraladığımız Jeepimizle tüm adayı boydan boya gezeceğiz… sabah sekiz gibi arabayı teslim etmeye geliyorlar bizde kahvaltı yapıp hazırlanıyoruz… Orhanveli heyecanlı oldukça… aslında bende hafif gerginim çünkü navigasyon cihazımız yok acentadan harita almayıda unuttuğumuzdan elimizdeki küçük ve basit harita ile yol bulmak zorundayız… maceralı olacak gibi… jeep’e yerleşiyoruz arazi vitesli güzel ama eski bir jeep. Ve Tayland’ta trafiğin ters yönden akmasının yanısıra hem oldukça çok sayıda bizim edebi tanımlamamızla “sivrisinekler gibi” motorsikletler var trafikte… deli gibi kullanıyorlar ve de insanın başı dönüyor hangisine dikkat etsem derken… yola çıkmadan viteslerin yerini biraz çalışıyor Orhanveli… öncelikli işimiz benzin işini çözmek… aracı teslim eden 91 oktan benzin kullanacaksınız diyor şaşırıyoruz… burda benzincide pek yok zaten bu arada yol kenarında şişelerin içinde gördüğümüz pembe şeyler ananas suyu değil meğerse benzinmiş :)))) benzincilerin çoğnda u öyle ilkel bir mekanizma ile çalışıyor ki pompa hani eczanelerde limon kolanyası doldurdukları gibi… (bkz. Videolar ) burda yol kenarında böyle benzin satışını başlangıçta garipsemiştik ama bunca çok motorsikletin olduğu yerde normal aslında… insanlar duruyor benzinlerini şişe ile alıyor kolayca dolduruyor ve yollarına devam ediyorlar… 300 baht litresi aşağı yukarı 1,5 TL… benzinimizi alıyor ve yola koyuluyoruz Khao Phra Theao Ulusal parkı ilk hedef orda Ton Sai şelalesi varmış onu göreceğiz… Norveçteki adım başı muhteşem şelalelerden sonra öyle kolay olmuyor tabi ki bulmak ama her durup yol sorduğumuz taylandı hemen el kol işaretleri ile yolu tariff ediyor ve en sonunda kauçuk ve muz ağaçlarının arasından parka geliyoruz. Yağmur ormanlarının bir örneği burası devasa bir birinin içine geçmiş ağaçlar… çok nemli ve ılık azıcıkta karanlık mı ne??? şu ürkütücü hayvan sesi ne ola ki?? Biraz gerildim sanırım… sivrisineğe benzeyen yaratıklar bacaklaımı ısırıyor eeee minicik şortla yağmur ormanına gelirsem müstehak bana… hımmm gelmeden once sıtma ile ilgili okuduğum yazılar aklıma geliyor bi an ama… boşveriyorum biz türklere bişey olmaz biliyorsunuz :) şelaleye doğru küçük patikadan ilerliyoruz eee madem burası bu kadar turistik nerde bu turistler??? çok ıssız… ben hafif bir endişe duymaya başlıyorum patika daraldıkça ve orman loşlaştıkça… karşıdan gelen bir kaç kişiyi ve duyduğumuz o ürkütücü seslerin parkta bulunan maymun rehabilitasyon merkezinden geldiğini anlayınca biraz rahatlıyorum aslında… bi de şu böcekler bacaklarımı ısırmasa :(…. Şelale güzel ama dediğim gibi Norveçten sonra çokda etkileyici değil :) en iyisi biz tapınakları gezmeye başlayalım… ha ama öyle çokda kolay olmuyor yine gideceğimiz tapınağı bulmak ama Orhanveli alıştı artık haritadan parmağı ile göstererek yol sormaya… insanlar çok sıcak hep gülümsüyorlar biz de alıştık onlar gibi selamlaşmaya ve teşekkür etmeye… Artık “Wai”lerimiz daha spontone daha başarılı o çekingenliğimiz kalmadı :) Pratong tapınağını buluyoruz burası adanın en Büyük tapınaklarından biri etkileyici bi yer yine… Büyük bir kompleks olarak düşünün tapınak dediğim zaman ibadet ettikleri binalar ölülerini yaktıkları crematorium keşişlerin evleri, mutfak genel kullanım alanları bahçeler derken oldukça geniş bir Alana yayılmış kompleks tapınaklar şeklinde… Budizmde keşişlerle özellikle kadınların ama herkesin genelde göz göze gelmemesi gerektiğini okuduğumdan mıdır nedir adamların gözlerine gözlerine bakasım geliyor… turuncu keşiş kıyafetleri içinde evlerinin minik bahçelerinde çiçeklerle uğraşıyor ya da minik balkonlarında kitap okuyorlar… sessiz huzurlu bir ortam… etkileniyorum birazcık… daha sonra bir tapınak daha gezeceğiz…
Haritamızdan yol üzerinde başka neler var diye bakarken Phuket marinayıda gelmişken görelim diyoruz… ve şimdiye kadar gördüğümüz en güzel en temiz en yeşil en lüks marinayı görmüş oluyoruz… İspanyada binbir heyecanla gittiğimiz dünyanın en lüks marinası denilen Marbella’dan kat kat daha güzel…inanılmaz gelgit nedeniyle marina dizaynlarıda bizimkinden farklı sanıyorum hareketli punton kullanıyorlar birde havuz gibi kapakları var girişte… gelgitten etkilenmemek için :) güzel bakımlı bir yer… seviyoruz Orhanveli ile… bir gün kendi teknemizle bu marinayı kullanmak dileği ile ayrılıyoruz ordan…
Hedefte yüzen çingene mahallesi var :) e kitaptan çalıştığım kısımda burayı görmelisiniz diyor. Ama tabi her zamanki gibi bulmak hiçte kolay olmuyor….epey bir kaybolduktan çıkmaz yollara girdikten sonra tariflerle buluyoruz… buraya gitmek için anakaradan bir köprü ile bu adaya bağlı minik bir ada olan Si-re adasına köprüden geçiyoruz. Anlamı çekirge demekti sanıyorum J köprü geçişimizi yapmadan yolda meyve satan teyzenin önünce duruyor ona bir ananas soyduruyoruz ortadan soyup ikiye bölüyor ananası bir parça Orhan Veli bir parça ben ısıra ısıra yiyoruz… sanıyorum ömür boyu yetecek anans yedik burda… Ben dayanamayıp elmaya benzettiğim yeşil meyvelerden de alıyorum… meraklıyım deneyelim istiyorum… çok ilginç çıkıyor bu meyve armut tadında ama içinde de şeftali çekirdeği var…. :) keşke burda da olsa… gittiğimiz “Sea Gipsy Village” bildiğiniz çingene mahallesi ama çok güzel bir koyda yer almakta… Orhanveli ile direklerin üzerinde yükselen evlerin olduğu – neden artık biliyoruz çünkü gel git inanılmazzz- çok ama çok fakir ve pis görülen bu mahalleye araba girmeye cesaret edemiyoruz… korkak biz… arabayı park edip deniz kıyısında biraz vakit geçiriyoruz ben her zamanki gibi deniz kabuklarımı toplamaya başlıyorum :)
Sonraki durağımız Wat Phro Thong tapınağına gidiyoruz burası adadaki diğer büyük bir tapınak etkileyici… epey uzun sürüyor burdaki gezimizde… burda bahçede değişik bi topla oyun oynayanları seyrediyoruz bi sure… sonra kısa bir hindistancevizi suyu molası veriyoruz… su ihtiyacınızı en kolay böyle gideriyorsunuz olgunlaşmamış hindistancevizini tepesinden kesip içine bir pipet koyuyorlar içiyorsunuz… az şekerli ılık bir su gibi… ben sevmiyorum…. Sonra Phuket’in en güney ucuna promthep Cape burnuna güneşin batışını seyretmek üzere gidiyoruz ve hayatımda yediğim en lezzetli haşlanmış mısırı orda yiyorum... GM mısır olduğundan mıdır acaba :)) hava bulutlu olduğu için güneşin batışını göremiyoruz ama yine de tepedem seyrettiğimiz muhteşem deniz manzarası ve kızıl bir gökyüzü bizi büyülemeye yetiyor… artık tüm adanın çevresinde yaptığımız daireyi tamamlamak üzere geri dönüyoruz kaldığımız bölge olan patong Beach kısmına. Yorucu ama çok güzel bir gün bitiyor…ve kesinlikle çok ama çok yorgunuz… hemen uyuyoruz çünkü ertesi gün ayrılıp Pattaya’ya geçeceğiz….
Dördüncü ve son bölümüde bu hafta içinde size göndermeyi başaracağımı vadederek hepinizi sıkı sıkı kucaklıyor ve öpüyorum… geriye maceramızın çok az ve daha az heyecanlı kısmı kaldı :))))
Sevgiler
Dilek
Offff biliyorum şu gezi notlarını yazarken bi tembellik çöktümü bir daha o notlar yazılmıyor… ispanya macerasının notları hala minik kağıtlara bilet arkalarına yazılmış olarak duruyor…. :)) Ama Tayland maceramı sizinle mutlaka paylaşacağım hele ki etrafımda bu kadar çok ayland’a giden, gitmek isteyen giden kişi sayısı artmışken… ama araya öyle çok şey girdi ki… işler çok yoğun bu yoğunluğun ortasında kazandığım cesaretimi kaybederim korkusu ile hiç ertelemeden küçük bir sağlık molası verdim ve ameliyat sonrası hiç gereği olmamaısa rağmen koca bir hafta herkese şımardım… aman biliyorsunuz nazlanmak şımarıklık yapmak benim hamurumda var… :)) doğum günümü de binbir şımarıklık ve nazla kutladım sayenizde :)) bir kez daha çok teşekürler … ay yaşlanmayı seviyorum galiba bu yüzden…. Yılın en sevdiğim zamanıydı :)
Hımmm nerde kalmıştık??? hah hatırladım… geldik Muhteşem ada cennet parçası Phuket’teki son günümüze… :( nasıl bırakıcaz biz bu adayı???
Bu gün kiraladığımız Jeepimizle tüm adayı boydan boya gezeceğiz… sabah sekiz gibi arabayı teslim etmeye geliyorlar bizde kahvaltı yapıp hazırlanıyoruz… Orhanveli heyecanlı oldukça… aslında bende hafif gerginim çünkü navigasyon cihazımız yok acentadan harita almayıda unuttuğumuzdan elimizdeki küçük ve basit harita ile yol bulmak zorundayız… maceralı olacak gibi… jeep’e yerleşiyoruz arazi vitesli güzel ama eski bir jeep. Ve Tayland’ta trafiğin ters yönden akmasının yanısıra hem oldukça çok sayıda bizim edebi tanımlamamızla “sivrisinekler gibi” motorsikletler var trafikte… deli gibi kullanıyorlar ve de insanın başı dönüyor hangisine dikkat etsem derken… yola çıkmadan viteslerin yerini biraz çalışıyor Orhanveli… öncelikli işimiz benzin işini çözmek… aracı teslim eden 91 oktan benzin kullanacaksınız diyor şaşırıyoruz… burda benzincide pek yok zaten bu arada yol kenarında şişelerin içinde gördüğümüz pembe şeyler ananas suyu değil meğerse benzinmiş :)))) benzincilerin çoğnda u öyle ilkel bir mekanizma ile çalışıyor ki pompa hani eczanelerde limon kolanyası doldurdukları gibi… (bkz. Videolar ) burda yol kenarında böyle benzin satışını başlangıçta garipsemiştik ama bunca çok motorsikletin olduğu yerde normal aslında… insanlar duruyor benzinlerini şişe ile alıyor kolayca dolduruyor ve yollarına devam ediyorlar… 300 baht litresi aşağı yukarı 1,5 TL… benzinimizi alıyor ve yola koyuluyoruz Khao Phra Theao Ulusal parkı ilk hedef orda Ton Sai şelalesi varmış onu göreceğiz… Norveçteki adım başı muhteşem şelalelerden sonra öyle kolay olmuyor tabi ki bulmak ama her durup yol sorduğumuz taylandı hemen el kol işaretleri ile yolu tariff ediyor ve en sonunda kauçuk ve muz ağaçlarının arasından parka geliyoruz. Yağmur ormanlarının bir örneği burası devasa bir birinin içine geçmiş ağaçlar… çok nemli ve ılık azıcıkta karanlık mı ne??? şu ürkütücü hayvan sesi ne ola ki?? Biraz gerildim sanırım… sivrisineğe benzeyen yaratıklar bacaklaımı ısırıyor eeee minicik şortla yağmur ormanına gelirsem müstehak bana… hımmm gelmeden once sıtma ile ilgili okuduğum yazılar aklıma geliyor bi an ama… boşveriyorum biz türklere bişey olmaz biliyorsunuz :) şelaleye doğru küçük patikadan ilerliyoruz eee madem burası bu kadar turistik nerde bu turistler??? çok ıssız… ben hafif bir endişe duymaya başlıyorum patika daraldıkça ve orman loşlaştıkça… karşıdan gelen bir kaç kişiyi ve duyduğumuz o ürkütücü seslerin parkta bulunan maymun rehabilitasyon merkezinden geldiğini anlayınca biraz rahatlıyorum aslında… bi de şu böcekler bacaklarımı ısırmasa :(…. Şelale güzel ama dediğim gibi Norveçten sonra çokda etkileyici değil :) en iyisi biz tapınakları gezmeye başlayalım… ha ama öyle çokda kolay olmuyor yine gideceğimiz tapınağı bulmak ama Orhanveli alıştı artık haritadan parmağı ile göstererek yol sormaya… insanlar çok sıcak hep gülümsüyorlar biz de alıştık onlar gibi selamlaşmaya ve teşekkür etmeye… Artık “Wai”lerimiz daha spontone daha başarılı o çekingenliğimiz kalmadı :) Pratong tapınağını buluyoruz burası adanın en Büyük tapınaklarından biri etkileyici bi yer yine… Büyük bir kompleks olarak düşünün tapınak dediğim zaman ibadet ettikleri binalar ölülerini yaktıkları crematorium keşişlerin evleri, mutfak genel kullanım alanları bahçeler derken oldukça geniş bir Alana yayılmış kompleks tapınaklar şeklinde… Budizmde keşişlerle özellikle kadınların ama herkesin genelde göz göze gelmemesi gerektiğini okuduğumdan mıdır nedir adamların gözlerine gözlerine bakasım geliyor… turuncu keşiş kıyafetleri içinde evlerinin minik bahçelerinde çiçeklerle uğraşıyor ya da minik balkonlarında kitap okuyorlar… sessiz huzurlu bir ortam… etkileniyorum birazcık… daha sonra bir tapınak daha gezeceğiz…
Haritamızdan yol üzerinde başka neler var diye bakarken Phuket marinayıda gelmişken görelim diyoruz… ve şimdiye kadar gördüğümüz en güzel en temiz en yeşil en lüks marinayı görmüş oluyoruz… İspanyada binbir heyecanla gittiğimiz dünyanın en lüks marinası denilen Marbella’dan kat kat daha güzel…inanılmaz gelgit nedeniyle marina dizaynlarıda bizimkinden farklı sanıyorum hareketli punton kullanıyorlar birde havuz gibi kapakları var girişte… gelgitten etkilenmemek için :) güzel bakımlı bir yer… seviyoruz Orhanveli ile… bir gün kendi teknemizle bu marinayı kullanmak dileği ile ayrılıyoruz ordan…
Hedefte yüzen çingene mahallesi var :) e kitaptan çalıştığım kısımda burayı görmelisiniz diyor. Ama tabi her zamanki gibi bulmak hiçte kolay olmuyor….epey bir kaybolduktan çıkmaz yollara girdikten sonra tariflerle buluyoruz… buraya gitmek için anakaradan bir köprü ile bu adaya bağlı minik bir ada olan Si-re adasına köprüden geçiyoruz. Anlamı çekirge demekti sanıyorum J köprü geçişimizi yapmadan yolda meyve satan teyzenin önünce duruyor ona bir ananas soyduruyoruz ortadan soyup ikiye bölüyor ananası bir parça Orhan Veli bir parça ben ısıra ısıra yiyoruz… sanıyorum ömür boyu yetecek anans yedik burda… Ben dayanamayıp elmaya benzettiğim yeşil meyvelerden de alıyorum… meraklıyım deneyelim istiyorum… çok ilginç çıkıyor bu meyve armut tadında ama içinde de şeftali çekirdeği var…. :) keşke burda da olsa… gittiğimiz “Sea Gipsy Village” bildiğiniz çingene mahallesi ama çok güzel bir koyda yer almakta… Orhanveli ile direklerin üzerinde yükselen evlerin olduğu – neden artık biliyoruz çünkü gel git inanılmazzz- çok ama çok fakir ve pis görülen bu mahalleye araba girmeye cesaret edemiyoruz… korkak biz… arabayı park edip deniz kıyısında biraz vakit geçiriyoruz ben her zamanki gibi deniz kabuklarımı toplamaya başlıyorum :)
Sonraki durağımız Wat Phro Thong tapınağına gidiyoruz burası adadaki diğer büyük bir tapınak etkileyici… epey uzun sürüyor burdaki gezimizde… burda bahçede değişik bi topla oyun oynayanları seyrediyoruz bi sure… sonra kısa bir hindistancevizi suyu molası veriyoruz… su ihtiyacınızı en kolay böyle gideriyorsunuz olgunlaşmamış hindistancevizini tepesinden kesip içine bir pipet koyuyorlar içiyorsunuz… az şekerli ılık bir su gibi… ben sevmiyorum…. Sonra Phuket’in en güney ucuna promthep Cape burnuna güneşin batışını seyretmek üzere gidiyoruz ve hayatımda yediğim en lezzetli haşlanmış mısırı orda yiyorum... GM mısır olduğundan mıdır acaba :)) hava bulutlu olduğu için güneşin batışını göremiyoruz ama yine de tepedem seyrettiğimiz muhteşem deniz manzarası ve kızıl bir gökyüzü bizi büyülemeye yetiyor… artık tüm adanın çevresinde yaptığımız daireyi tamamlamak üzere geri dönüyoruz kaldığımız bölge olan patong Beach kısmına. Yorucu ama çok güzel bir gün bitiyor…ve kesinlikle çok ama çok yorgunuz… hemen uyuyoruz çünkü ertesi gün ayrılıp Pattaya’ya geçeceğiz….
Dördüncü ve son bölümüde bu hafta içinde size göndermeyi başaracağımı vadederek hepinizi sıkı sıkı kucaklıyor ve öpüyorum… geriye maceramızın çok az ve daha az heyecanlı kısmı kaldı :))))
Sevgiler
Dilek
Dilek'in hikayesi: Yaz sana gelmiyorsa sen yaza git :) 3. bölüm Mart 2010
Hepinize merhaba….
Offff biliyorum şu gezi notlarını yazarken bi tembellik çöktümü bir daha o notlar yazılmıyor… ispanya macerasının notları hala minik kağıtlara bilet arkalarına yazılmış olarak duruyor…. :)) Ama Tayland maceramı sizinle mutlaka paylaşacağım hele ki etrafımda bu kadar çok ayland’a giden, gitmek isteyen giden kişi sayısı artmışken… ama araya öyle çok şey girdi ki… işler çok yoğun bu yoğunluğun ortasında kazandığım cesaretimi kaybederim korkusu ile hiç ertelemeden küçük bir sağlık molası verdim ve ameliyat sonrası hiç gereği olmamaısa rağmen koca bir hafta herkese şımardım… aman biliyorsunuz nazlanmak şımarıklık yapmak benim hamurumda var… :)) doğum günümü de binbir şımarıklık ve nazla kutladım sayenizde :)) bir kez daha çok teşekürler … ay yaşlanmayı seviyorum galiba bu yüzden…. Yılın en sevdiğim zamanıydı :)
Hımmm nerde kalmıştık??? hah hatırladım… geldik Muhteşem ada cennet parçası Phuket’teki son günümüze… :( nasıl bırakıcaz biz bu adayı???
Bu gün kiraladığımız Jeepimizle tüm adayı boydan boya gezeceğiz… sabah sekiz gibi arabayı teslim etmeye geliyorlar bizde kahvaltı yapıp hazırlanıyoruz… Orhanveli heyecanlı oldukça… aslında bende hafif gerginim çünkü navigasyon cihazımız yok acentadan harita almayıda unuttuğumuzdan elimizdeki küçük ve basit harita ile yol bulmak zorundayız… maceralı olacak gibi… jeep’e yerleşiyoruz arazi vitesli güzel ama eski bir jeep. Ve Tayland’ta trafiğin ters yönden akmasının yanısıra hem oldukça çok sayıda bizim edebi tanımlamamızla “sivrisinekler gibi” motorsikletler var trafikte… deli gibi kullanıyorlar ve de insanın başı dönüyor hangisine dikkat etsem derken… yola çıkmadan viteslerin yerini biraz çalışıyor Orhanveli… öncelikli işimiz benzin işini çözmek… aracı teslim eden 91 oktan benzin kullanacaksınız diyor şaşırıyoruz… burda benzincide pek yok zaten bu arada yol kenarında şişelerin içinde gördüğümüz pembe şeyler ananas suyu değil meğerse benzinmiş :)))) benzincilerin çoğnda u öyle ilkel bir mekanizma ile çalışıyor ki pompa hani eczanelerde limon kolanyası doldurdukları gibi… (bkz. Videolar ) burda yol kenarında böyle benzin satışını başlangıçta garipsemiştik ama bunca çok motorsikletin olduğu yerde normal aslında… insanlar duruyor benzinlerini şişe ile alıyor kolayca dolduruyor ve yollarına devam ediyorlar… 300 baht litresi aşağı yukarı 1,5 TL… benzinimizi alıyor ve yola koyuluyoruz Khao Phra Theao Ulusal parkı ilk hedef orda Ton Sai şelalesi varmış onu göreceğiz… Norveçteki adım başı muhteşem şelalelerden sonra öyle kolay olmuyor tabi ki bulmak ama her durup yol sorduğumuz taylandı hemen el kol işaretleri ile yolu tariff ediyor ve en sonunda kauçuk ve muz ağaçlarının arasından parka geliyoruz. Yağmur ormanlarının bir örneği burası devasa bir birinin içine geçmiş ağaçlar… çok nemli ve ılık azıcıkta karanlık mı ne??? şu ürkütücü hayvan sesi ne ola ki?? Biraz gerildim sanırım… sivrisineğe benzeyen yaratıklar bacaklaımı ısırıyor eeee minicik şortla yağmur ormanına gelirsem müstehak bana… hımmm gelmeden once sıtma ile ilgili okuduğum yazılar aklıma geliyor bi an ama… boşveriyorum biz türklere bişey olmaz biliyorsunuz :) şelaleye doğru küçük patikadan ilerliyoruz eee madem burası bu kadar turistik nerde bu turistler??? çok ıssız… ben hafif bir endişe duymaya başlıyorum patika daraldıkça ve orman loşlaştıkça… karşıdan gelen bir kaç kişiyi ve duyduğumuz o ürkütücü seslerin parkta bulunan maymun rehabilitasyon merkezinden geldiğini anlayınca biraz rahatlıyorum aslında… bi de şu böcekler bacaklarımı ısırmasa :(…. Şelale güzel ama dediğim gibi Norveçten sonra çokda etkileyici değil :) en iyisi biz tapınakları gezmeye başlayalım… ha ama öyle çokda kolay olmuyor yine gideceğimiz tapınağı bulmak ama Orhanveli alıştı artık haritadan parmağı ile göstererek yol sormaya… insanlar çok sıcak hep gülümsüyorlar biz de alıştık onlar gibi selamlaşmaya ve teşekkür etmeye… Artık “Wai”lerimiz daha spontone daha başarılı o çekingenliğimiz kalmadı :) Pratong tapınağını buluyoruz burası adanın en Büyük tapınaklarından biri etkileyici bi yer yine… Büyük bir kompleks olarak düşünün tapınak dediğim zaman ibadet ettikleri binalar ölülerini yaktıkları crematorium keşişlerin evleri, mutfak genel kullanım alanları bahçeler derken oldukça geniş bir Alana yayılmış kompleks tapınaklar şeklinde… Budizmde keşişlerle özellikle kadınların ama herkesin genelde göz göze gelmemesi gerektiğini okuduğumdan mıdır nedir adamların gözlerine gözlerine bakasım geliyor… turuncu keşiş kıyafetleri içinde evlerinin minik bahçelerinde çiçeklerle uğraşıyor ya da minik balkonlarında kitap okuyorlar… sessiz huzurlu bir ortam… etkileniyorum birazcık… daha sonra bir tapınak daha gezeceğiz…
Haritamızdan yol üzerinde başka neler var diye bakarken Phuket marinayıda gelmişken görelim diyoruz… ve şimdiye kadar gördüğümüz en güzel en temiz en yeşil en lüks marinayı görmüş oluyoruz… İspanyada binbir heyecanla gittiğimiz dünyanın en lüks marinası denilen Marbella’dan kat kat daha güzel…inanılmaz gelgit nedeniyle marina dizaynlarıda bizimkinden farklı sanıyorum hareketli punton kullanıyorlar birde havuz gibi kapakları var girişte… gelgitten etkilenmemek için :) güzel bakımlı bir yer… seviyoruz Orhanveli ile… bir gün kendi teknemizle bu marinayı kullanmak dileği ile ayrılıyoruz ordan…
Hedefte yüzen çingene mahallesi var :) e kitaptan çalıştığım kısımda burayı görmelisiniz diyor. Ama tabi her zamanki gibi bulmak hiçte kolay olmuyor….epey bir kaybolduktan çıkmaz yollara girdikten sonra tariflerle buluyoruz… buraya gitmek için anakaradan bir köprü ile bu adaya bağlı minik bir ada olan Si-re adasına köprüden geçiyoruz. Anlamı çekirge demekti sanıyorum J köprü geçişimizi yapmadan yolda meyve satan teyzenin önünce duruyor ona bir ananas soyduruyoruz ortadan soyup ikiye bölüyor ananası bir parça Orhan Veli bir parça ben ısıra ısıra yiyoruz… sanıyorum ömür boyu yetecek anans yedik burda… Ben dayanamayıp elmaya benzettiğim yeşil meyvelerden de alıyorum… meraklıyım deneyelim istiyorum… çok ilginç çıkıyor bu meyve armut tadında ama içinde de şeftali çekirdeği var…. :) keşke burda da olsa… gittiğimiz “Sea Gipsy Village” bildiğiniz çingene mahallesi ama çok güzel bir koyda yer almakta… Orhanveli ile direklerin üzerinde yükselen evlerin olduğu – neden artık biliyoruz çünkü gel git inanılmazzz- çok ama çok fakir ve pis görülen bu mahalleye araba girmeye cesaret edemiyoruz… korkak biz… arabayı park edip deniz kıyısında biraz vakit geçiriyoruz ben her zamanki gibi deniz kabuklarımı toplamaya başlıyorum :)
Sonraki durağımız Wat Phro Thong tapınağına gidiyoruz burası adadaki diğer büyük bir tapınak etkileyici… epey uzun sürüyor burdaki gezimizde… burda bahçede değişik bi topla oyun oynayanları seyrediyoruz bi sure… sonra kısa bir hindistancevizi suyu molası veriyoruz… su ihtiyacınızı en kolay böyle gideriyorsunuz olgunlaşmamış hindistancevizini tepesinden kesip içine bir pipet koyuyorlar içiyorsunuz… az şekerli ılık bir su gibi… ben sevmiyorum…. Sonra Phuket’in en güney ucuna promthep Cape burnuna güneşin batışını seyretmek üzere gidiyoruz ve hayatımda yediğim en lezzetli haşlanmış mısırı orda yiyorum... GM mısır olduğundan mıdır acaba :)) hava bulutlu olduğu için güneşin batışını göremiyoruz ama yine de tepedem seyrettiğimiz muhteşem deniz manzarası ve kızıl bir gökyüzü bizi büyülemeye yetiyor… artık tüm adanın çevresinde yaptığımız daireyi tamamlamak üzere geri dönüyoruz kaldığımız bölge olan patong Beach kısmına. Yorucu ama çok güzel bir gün bitiyor…ve kesinlikle çok ama çok yorgunuz… hemen uyuyoruz çünkü ertesi gün ayrılıp Pattaya’ya geçeceğiz….
Dördüncü ve son bölümüde bu hafta içinde size göndermeyi başaracağımı vadederek hepinizi sıkı sıkı kucaklıyor ve öpüyorum… geriye maceramızın çok az ve daha az heyecanlı kısmı kaldı :))))
Sevgiler
Dilek
Offff biliyorum şu gezi notlarını yazarken bi tembellik çöktümü bir daha o notlar yazılmıyor… ispanya macerasının notları hala minik kağıtlara bilet arkalarına yazılmış olarak duruyor…. :)) Ama Tayland maceramı sizinle mutlaka paylaşacağım hele ki etrafımda bu kadar çok ayland’a giden, gitmek isteyen giden kişi sayısı artmışken… ama araya öyle çok şey girdi ki… işler çok yoğun bu yoğunluğun ortasında kazandığım cesaretimi kaybederim korkusu ile hiç ertelemeden küçük bir sağlık molası verdim ve ameliyat sonrası hiç gereği olmamaısa rağmen koca bir hafta herkese şımardım… aman biliyorsunuz nazlanmak şımarıklık yapmak benim hamurumda var… :)) doğum günümü de binbir şımarıklık ve nazla kutladım sayenizde :)) bir kez daha çok teşekürler … ay yaşlanmayı seviyorum galiba bu yüzden…. Yılın en sevdiğim zamanıydı :)
Hımmm nerde kalmıştık??? hah hatırladım… geldik Muhteşem ada cennet parçası Phuket’teki son günümüze… :( nasıl bırakıcaz biz bu adayı???
Bu gün kiraladığımız Jeepimizle tüm adayı boydan boya gezeceğiz… sabah sekiz gibi arabayı teslim etmeye geliyorlar bizde kahvaltı yapıp hazırlanıyoruz… Orhanveli heyecanlı oldukça… aslında bende hafif gerginim çünkü navigasyon cihazımız yok acentadan harita almayıda unuttuğumuzdan elimizdeki küçük ve basit harita ile yol bulmak zorundayız… maceralı olacak gibi… jeep’e yerleşiyoruz arazi vitesli güzel ama eski bir jeep. Ve Tayland’ta trafiğin ters yönden akmasının yanısıra hem oldukça çok sayıda bizim edebi tanımlamamızla “sivrisinekler gibi” motorsikletler var trafikte… deli gibi kullanıyorlar ve de insanın başı dönüyor hangisine dikkat etsem derken… yola çıkmadan viteslerin yerini biraz çalışıyor Orhanveli… öncelikli işimiz benzin işini çözmek… aracı teslim eden 91 oktan benzin kullanacaksınız diyor şaşırıyoruz… burda benzincide pek yok zaten bu arada yol kenarında şişelerin içinde gördüğümüz pembe şeyler ananas suyu değil meğerse benzinmiş :)))) benzincilerin çoğnda u öyle ilkel bir mekanizma ile çalışıyor ki pompa hani eczanelerde limon kolanyası doldurdukları gibi… (bkz. Videolar ) burda yol kenarında böyle benzin satışını başlangıçta garipsemiştik ama bunca çok motorsikletin olduğu yerde normal aslında… insanlar duruyor benzinlerini şişe ile alıyor kolayca dolduruyor ve yollarına devam ediyorlar… 300 baht litresi aşağı yukarı 1,5 TL… benzinimizi alıyor ve yola koyuluyoruz Khao Phra Theao Ulusal parkı ilk hedef orda Ton Sai şelalesi varmış onu göreceğiz… Norveçteki adım başı muhteşem şelalelerden sonra öyle kolay olmuyor tabi ki bulmak ama her durup yol sorduğumuz taylandı hemen el kol işaretleri ile yolu tariff ediyor ve en sonunda kauçuk ve muz ağaçlarının arasından parka geliyoruz. Yağmur ormanlarının bir örneği burası devasa bir birinin içine geçmiş ağaçlar… çok nemli ve ılık azıcıkta karanlık mı ne??? şu ürkütücü hayvan sesi ne ola ki?? Biraz gerildim sanırım… sivrisineğe benzeyen yaratıklar bacaklaımı ısırıyor eeee minicik şortla yağmur ormanına gelirsem müstehak bana… hımmm gelmeden once sıtma ile ilgili okuduğum yazılar aklıma geliyor bi an ama… boşveriyorum biz türklere bişey olmaz biliyorsunuz :) şelaleye doğru küçük patikadan ilerliyoruz eee madem burası bu kadar turistik nerde bu turistler??? çok ıssız… ben hafif bir endişe duymaya başlıyorum patika daraldıkça ve orman loşlaştıkça… karşıdan gelen bir kaç kişiyi ve duyduğumuz o ürkütücü seslerin parkta bulunan maymun rehabilitasyon merkezinden geldiğini anlayınca biraz rahatlıyorum aslında… bi de şu böcekler bacaklarımı ısırmasa :(…. Şelale güzel ama dediğim gibi Norveçten sonra çokda etkileyici değil :) en iyisi biz tapınakları gezmeye başlayalım… ha ama öyle çokda kolay olmuyor yine gideceğimiz tapınağı bulmak ama Orhanveli alıştı artık haritadan parmağı ile göstererek yol sormaya… insanlar çok sıcak hep gülümsüyorlar biz de alıştık onlar gibi selamlaşmaya ve teşekkür etmeye… Artık “Wai”lerimiz daha spontone daha başarılı o çekingenliğimiz kalmadı :) Pratong tapınağını buluyoruz burası adanın en Büyük tapınaklarından biri etkileyici bi yer yine… Büyük bir kompleks olarak düşünün tapınak dediğim zaman ibadet ettikleri binalar ölülerini yaktıkları crematorium keşişlerin evleri, mutfak genel kullanım alanları bahçeler derken oldukça geniş bir Alana yayılmış kompleks tapınaklar şeklinde… Budizmde keşişlerle özellikle kadınların ama herkesin genelde göz göze gelmemesi gerektiğini okuduğumdan mıdır nedir adamların gözlerine gözlerine bakasım geliyor… turuncu keşiş kıyafetleri içinde evlerinin minik bahçelerinde çiçeklerle uğraşıyor ya da minik balkonlarında kitap okuyorlar… sessiz huzurlu bir ortam… etkileniyorum birazcık… daha sonra bir tapınak daha gezeceğiz…
Haritamızdan yol üzerinde başka neler var diye bakarken Phuket marinayıda gelmişken görelim diyoruz… ve şimdiye kadar gördüğümüz en güzel en temiz en yeşil en lüks marinayı görmüş oluyoruz… İspanyada binbir heyecanla gittiğimiz dünyanın en lüks marinası denilen Marbella’dan kat kat daha güzel…inanılmaz gelgit nedeniyle marina dizaynlarıda bizimkinden farklı sanıyorum hareketli punton kullanıyorlar birde havuz gibi kapakları var girişte… gelgitten etkilenmemek için :) güzel bakımlı bir yer… seviyoruz Orhanveli ile… bir gün kendi teknemizle bu marinayı kullanmak dileği ile ayrılıyoruz ordan…
Hedefte yüzen çingene mahallesi var :) e kitaptan çalıştığım kısımda burayı görmelisiniz diyor. Ama tabi her zamanki gibi bulmak hiçte kolay olmuyor….epey bir kaybolduktan çıkmaz yollara girdikten sonra tariflerle buluyoruz… buraya gitmek için anakaradan bir köprü ile bu adaya bağlı minik bir ada olan Si-re adasına köprüden geçiyoruz. Anlamı çekirge demekti sanıyorum J köprü geçişimizi yapmadan yolda meyve satan teyzenin önünce duruyor ona bir ananas soyduruyoruz ortadan soyup ikiye bölüyor ananası bir parça Orhan Veli bir parça ben ısıra ısıra yiyoruz… sanıyorum ömür boyu yetecek anans yedik burda… Ben dayanamayıp elmaya benzettiğim yeşil meyvelerden de alıyorum… meraklıyım deneyelim istiyorum… çok ilginç çıkıyor bu meyve armut tadında ama içinde de şeftali çekirdeği var…. :) keşke burda da olsa… gittiğimiz “Sea Gipsy Village” bildiğiniz çingene mahallesi ama çok güzel bir koyda yer almakta… Orhanveli ile direklerin üzerinde yükselen evlerin olduğu – neden artık biliyoruz çünkü gel git inanılmazzz- çok ama çok fakir ve pis görülen bu mahalleye araba girmeye cesaret edemiyoruz… korkak biz… arabayı park edip deniz kıyısında biraz vakit geçiriyoruz ben her zamanki gibi deniz kabuklarımı toplamaya başlıyorum :)
Sonraki durağımız Wat Phro Thong tapınağına gidiyoruz burası adadaki diğer büyük bir tapınak etkileyici… epey uzun sürüyor burdaki gezimizde… burda bahçede değişik bi topla oyun oynayanları seyrediyoruz bi sure… sonra kısa bir hindistancevizi suyu molası veriyoruz… su ihtiyacınızı en kolay böyle gideriyorsunuz olgunlaşmamış hindistancevizini tepesinden kesip içine bir pipet koyuyorlar içiyorsunuz… az şekerli ılık bir su gibi… ben sevmiyorum…. Sonra Phuket’in en güney ucuna promthep Cape burnuna güneşin batışını seyretmek üzere gidiyoruz ve hayatımda yediğim en lezzetli haşlanmış mısırı orda yiyorum... GM mısır olduğundan mıdır acaba :)) hava bulutlu olduğu için güneşin batışını göremiyoruz ama yine de tepedem seyrettiğimiz muhteşem deniz manzarası ve kızıl bir gökyüzü bizi büyülemeye yetiyor… artık tüm adanın çevresinde yaptığımız daireyi tamamlamak üzere geri dönüyoruz kaldığımız bölge olan patong Beach kısmına. Yorucu ama çok güzel bir gün bitiyor…ve kesinlikle çok ama çok yorgunuz… hemen uyuyoruz çünkü ertesi gün ayrılıp Pattaya’ya geçeceğiz….
Dördüncü ve son bölümüde bu hafta içinde size göndermeyi başaracağımı vadederek hepinizi sıkı sıkı kucaklıyor ve öpüyorum… geriye maceramızın çok az ve daha az heyecanlı kısmı kaldı :))))
Sevgiler
Dilek
Dilek'in Hikayesi: İyi ki Doğdum gördün mü 25 oldummm!!! yok yok ben yaşlanmayacağım sanırım...25 Şubat 2010
Bu yılın doğum günü şarkısı buydu diyeceğim ama sanıyorum son 10 yıldır hep bu şarkıyı söylemekteyim…. :)) hatta bir kaçınız öyle doğal söylüyorum ki inandı 25 olduğuma :))) en güzel hediyelerden biri de bu sanırım bana… :)
Bir çok kişinin aksine yaşlanmak beni çok tedirgin etmiyor aksine doğum günümü her yıl iple çekiyorum ah bi gelse de herkesin prensesi bir kaç günlüğüne de olsa ben olsam :) şımarıklık diyoruz buna ama eee ben de böyleyim… siz de beni böyle seviyorsunuz zaten… :) biliyorum takvim yaşımın ilerlemesinden kaçışım yok ama yaşlanmayı red ediyorum... ruhumu genç ve her zaman 20lerinde tutmak için her çabayı göstermeye hazırım... elbette yaşlanmanında bir güzelliği de siz arkadaşlarımla beraber olması… göz kenarlarımda ki her yeni kırışıklık aslında yaşadığımız paylaştığımız bir güzel anın kahkahasının eseri… o yüzden her yeni doğum gününde diyorum ki ne şanslıyım koskoca bir yaşı ne mutlu bitirdim ve önümde yepyeni süprizlerle dolu bir başkası var…
Bu yıl doğum günü kutlamaları çoook hızlı türk posta servisi sayesinde epey erken başladı :) gecenin bir yarısı canım arkadaşım Elvin’in Almanyadan gönderdiği telgrafı ışık hızıyla bana ulaştıran posta servisine teşekkür ediyorum J iki gün önceden havaya soktular hemen beni….!!!!
Iş çıkışı parmak yalatan hamsi bira partisi, ofiste çalışma arkadaşlarımın kırmızı süprizi, üzerinde nedense 35 yazan doğum günü pastam, bir sürü email,sms, telefon kutlaması, ardından süpriz bi şekilde hiç üşenilmeden gece yarısı yola çıkılan bodrum macerası… Bodrumda tüm arkadaşlarımın bana çooook süpriz bir kutlama hazırlamaları… deniz, yağmur,yelken, fırtına, dans, balık rakı, hımmm çok lezzetli başka bir doğum günü pastası, süpriz çiçekler, şampanya, muhteşem hediyeler ve biricik siz arkadaşlarım…. derken çok şımarık bir 25 yaş kutlaması oldu!!!!
Ama daha bittiğini sanmıyorum :) daha buluşamadığım, görüşemediğim doğum günü öpücüğümü henüz vermeyenleriniz var :) eee demek ki bu kutlamalar bir kaç gün daha devam eder sanırım…. Ne kadar şanslıyım değil mi?
Hepiniz iyi ki varsınız… ve hayatımda olduğunuz için çok şanslıyım…. yaşlanmak siz arkadaşlarım olunca yanımda bana bu kadar çok değer veren bir başka güzel…. Seneye 26. Yaş günüme çok daha çılgın kulamalar bekliyorum ona gore :)))
Hepinizi sevgiyle sıkı sıkı kucaklıyor ve bol bol öpüyorum.
Dilek
Bu yılın doğum günü şarkısı buydu diyeceğim ama sanıyorum son 10 yıldır hep bu şarkıyı söylemekteyim…. :)) hatta bir kaçınız öyle doğal söylüyorum ki inandı 25 olduğuma :))) en güzel hediyelerden biri de bu sanırım bana… :)
Bir çok kişinin aksine yaşlanmak beni çok tedirgin etmiyor aksine doğum günümü her yıl iple çekiyorum ah bi gelse de herkesin prensesi bir kaç günlüğüne de olsa ben olsam :) şımarıklık diyoruz buna ama eee ben de böyleyim… siz de beni böyle seviyorsunuz zaten… :) biliyorum takvim yaşımın ilerlemesinden kaçışım yok ama yaşlanmayı red ediyorum... ruhumu genç ve her zaman 20lerinde tutmak için her çabayı göstermeye hazırım... elbette yaşlanmanında bir güzelliği de siz arkadaşlarımla beraber olması… göz kenarlarımda ki her yeni kırışıklık aslında yaşadığımız paylaştığımız bir güzel anın kahkahasının eseri… o yüzden her yeni doğum gününde diyorum ki ne şanslıyım koskoca bir yaşı ne mutlu bitirdim ve önümde yepyeni süprizlerle dolu bir başkası var…
Bu yıl doğum günü kutlamaları çoook hızlı türk posta servisi sayesinde epey erken başladı :) gecenin bir yarısı canım arkadaşım Elvin’in Almanyadan gönderdiği telgrafı ışık hızıyla bana ulaştıran posta servisine teşekkür ediyorum J iki gün önceden havaya soktular hemen beni….!!!!
Iş çıkışı parmak yalatan hamsi bira partisi, ofiste çalışma arkadaşlarımın kırmızı süprizi, üzerinde nedense 35 yazan doğum günü pastam, bir sürü email,sms, telefon kutlaması, ardından süpriz bi şekilde hiç üşenilmeden gece yarısı yola çıkılan bodrum macerası… Bodrumda tüm arkadaşlarımın bana çooook süpriz bir kutlama hazırlamaları… deniz, yağmur,yelken, fırtına, dans, balık rakı, hımmm çok lezzetli başka bir doğum günü pastası, süpriz çiçekler, şampanya, muhteşem hediyeler ve biricik siz arkadaşlarım…. derken çok şımarık bir 25 yaş kutlaması oldu!!!!
Ama daha bittiğini sanmıyorum :) daha buluşamadığım, görüşemediğim doğum günü öpücüğümü henüz vermeyenleriniz var :) eee demek ki bu kutlamalar bir kaç gün daha devam eder sanırım…. Ne kadar şanslıyım değil mi?
Hepiniz iyi ki varsınız… ve hayatımda olduğunuz için çok şanslıyım…. yaşlanmak siz arkadaşlarım olunca yanımda bana bu kadar çok değer veren bir başka güzel…. Seneye 26. Yaş günüme çok daha çılgın kulamalar bekliyorum ona gore :)))
Hepinizi sevgiyle sıkı sıkı kucaklıyor ve bol bol öpüyorum.
Dilek
Dilek'in hikayesi: Yaz sana gelmiyorsa sen yaza git :) 2. bölüm Şubat 2010
Hımmm brezilya dizisi gibi olacak bu gezi notları… anlatacak öyle çok şey var ki… ama mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışacağım biliyorum çoğunuz bi çırpıda hepsini okuyamıyor aynı zamanda bende çok ama çok yoğunum… L pek çoğunuzun sandığının aksine çok çalışıyorum çooooook L(((
Ancak geçirdiğimiz bu güzel anları bu değişik tatili sizinle paylaşmak içinde inanılmaz bir istek duyuyorum… bi sure sanıyorum benim çok konuşmamdan şikayetçi olacaksınız görüştüğümüzde J
Nerde kalmıştık… bu arada orhan veli’de not tuttuğu için onun seyahat notlarına da bakıyorum arada unuttuğum bişi var mı diye? Bi nevi kopya işte J)) ama onun yakaladığı çok ama çok güzel bir detay var bu tatille ilgili…. Ikimizin de şimdiye kadar evimizden en uzakta olduğumuz nokta tayland ve de böyle değişik bambaşka bir kültürün içinde olmak herşeyi çok daha heyecanlı hale getiriyor bilmediğimiz anlamadığımız öyle çok şey var ki!!! Işte bu heyecan bu tatili unutulmaz kılmaya yetiyor…
Nerde kalmıştık ahhh hatırladım Patong plajında uzanmışım kumsala güneş damlar içime diyorduk J)) kıskanmayınnnnn ….
Plaj dönüşü Yemekten sonra otelin karşısındaki seyahat acentasına gidip diğer günlerde yapacağımız aktiviteleri planlıyoruz… Araba kiralamayı öneriyorum OrhanVeli “ama diyor trafik soldan akıyor… “ eee diyorum ne var kullanırız zor değil… Ingiltereden biliyorum ;)- burda ona aslında ne kadar zor olduğunu kavşaklarda ve dönüşlerde insanın alışkanlıkları ve reflekslerinin bazen yanlış yaptırdığını sol elle vitese alışmanın bile zor olabileceğini hele sinyal vermek gibi detayların bile çok kafa karıştıracağını söylemedim J adalar turundan sonraki gün için ayrı ayrı planlar yapıyoruz Orhanveli Dalişa gidecek ki dünyadaki en iyi 10 dalış noktasından biri olan Similan Adasına… ben dalmaya cesaret edemediğim için alışveriş ve fil safarisine gideceğim J))) alışverişte bi nevi safari zaten…. Ve de sanıyorum dalmak çok daha az tehlikeli J)) küçük bir detay burda dükkanlara bile girerken çoğu zaman ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz J)) seviyorum bu geleneği…. Yemekte yine deniz mahsülleri var… Orhanveli ile bi türlü kendimize hakim olamıyoruz şu yeme içme konusunda… sonra gidip şu ayak masajı denilen şey ne biçim bişeymiş deneyelim diyoruz. Muhteşem… Orhanveli çok sevmese de ben birinin ayaklarımı bir saat boyunca ovmasına bayılıyorum… hoş kokulu kremler ve masaj yağları ile J)) videolardan da göreceğiniz gibi mest yapmaya yetiyor beni J… sonra otele gidip uyuyoruz çünkü ertesi sabah Phi Phi adalarına yapacağımız tur için erkenden uyanmamız gerekiyor… burda uygulamayı seviyorum sizi gelip otelinizden alıyorlar tur için akşamda otelinize bırakıyorlar..sürat motorları ile yapılacak bir tur olacak bu pek ben hoşlanmasamda sürat motoru fikrinden… once bizi deniz kestaneleri ve diğer tehlikeli yaratıklarla ilgili uyaran bi seminer veriyorlar ardından bizim botumuzun yolcularına aşağı yukarı 15 kişiyiz birer mavi kalp çıkartması yapıştırıyorlar ve rehberimizle beraber bota gitmek üzere otobüse biniyoruz… çünkü motorlara binebileceğimiz iskele 1,5 km falan uzunluğunda… daha sonra göreceğimiz üzere burda üm iskeleler denizen içine doğru en az 1 km uzqnıyor sabahları gelgit nedeniyle tekneler kıyıya yanaşamıyorlar… düşünsenize sabah yarış var diyelim teknenize e 1,5 km yol yürüyüp ancak binebiliyorsunuz… çoook zor J hava çok rüzgarlı ve rüzgara karşı gideceğimiz için biraz heyecanlı bir yolculuk olacak sanırım… 15 mtlik 750 beygirlik motorumuza yerleşiyoruz…orhanveli hemen orta ve arka kısma oturalım diyor hem serpinti hem sarsıntı için… ancak arkadaşım 100 üzeri kg olduğu için yerimizi değiştiriyorlar denge yi sağlama adına ama allahtan yine rüzgar üstünde kalıyoruz ve çok ıslanmıyorz… tekne dalgalarınnın üzerinden bir kaç saniye boşlukta asılı kalarak suya sert bi şekilde kafa vurarak bol heyecanlı bi şekilde ilerliyor o boşlukta asılı kaldığımız bir kaç snde herkes çığlıği basıyor he he he çok eğlenceli allahtan ciddi anlamda deniz tutmuyor kimseyi…. Biraz uykum geliyor tabi benim de her zamanki gibi J burda rehberimizden de bahsetmezsem olmaz ilginç bir şekilde her şeyi uzatarak anlatan melodic bir konuşması olan ingilizcesini bi türlü anlayamadığım hafif feminen biri J ama sevimli…. 45 dklık yolculuktan sonra Phi Phi adalarından en büyüğü olan Ley adasına varıyoruz… muhteşem bir koy ama çok kalabalık oldukça turistik… plajın kumu un gibi ve bembeyaz… denizin dibi bi harika balıklar evcil gibi elinden ekmek yiyorlar J eeee bu kadar kalabalığa alışmışlardır belki de…. Daha sonra James Bond adasına gidiyoruz 15-20 dk yolculukla -golden eye filminin çekildiği ada- sonrasında maymunlar adasına gidiyoruz… muhteşem bi koy bi sürü de maymun var ve elimden muz falan yiyorlar rehberimiz aman diyor tehlikeli olabilirler bazen ama hiç inanasım gelmiyor buna J hepsi pek sevimli… daha sonra Ton Sai koyunda bir öğle yemeği molası veriyoruz… bol baharatlı tayland yemeklerini sabah öğle akşam yemekten sanıyorum artık biz de onlar gibi kokuyoruz eeee onca sarmısak zencefil yersek olacağı budur J bir sonraki durak Khai Nok adası burda ben de snorkelle balıkları azıcık kovalıyorum… su biraz bulanık ve bende açılmaktan korkuyorum o nedenle kıyıdaki neşeli renkli sürü ile yetiniyorum burda ki balıklarda evcil sanırım J))) bu adada geçirdiğimiz keyifli bir kaç saatten sonra geri dönüşe geçiyoruz bu kez rüzgar hafif ve biz dalgaları yandan aldığımız için çok daha az sarsıntılı geçiyor yolculuk ve kıyıya yanaşırken sular yükseldiğinden kumsala yanaşabiliyoruz… otele dönüyoruz Orhanveli yemeğe gitmeden thai masajı yaptırmaya gidiyor ben omuzlarım onca korunmaya hatta uzun kollu giymeme rağmen acıdığından cesaret edemiyorum L sanırsın acemi hiç güneş görmemiş norveçlileriz ve beceremedik kendimizi korumayı, onca yelken yap teknede saatlerce güneşin altında kal gram brozlaşma koca yaz… gel aralığın ortasında 60 faktöre rağmen hiç olmadığın kadar bronz ol J şaşkın turist deniyo bizim gibilere J
Orhanveli masajdan “mesth” olmuş bi biçimde geliyor. Ballandıra ballandıra da anlatıyor… aman diyorum bizim yoga da yaptığımız hareketlerin bir kişi yardımıyla yapılması o kadar… hıh diyorum ben de ayak masajı yaptırıcam o zaman…. Şu ayak masajı işini öğrenmeye karar veriyorum… ama sonra bunun bana bir faydası olmayacağı yapacağım kişiye faydası olacağı aklıma geliyor ve vazgeçiyorum J şaka şaka öğrendim hatta masaj yağlarımı da aldım belki aranızdan şanslı bir azınlık bundan faydalanabilir…. J)))
Ertesi gün Orhanveli çok uzak bir adaya dalmaya gideceğinden saat altıda kalktı J ben de çok oylanmadan uyanıp sahile yoga yapmaya gidiyorum… plaj sakin hava yaz sabahı serinliğinde… Derin gevşeme kısmında şezlongda biraz kestirdiğimi itiraf etmeliyim J içimden gelmese de otele dönüp ananas ve karpuzdan oluşan kahvaltımı yapıyorum çıkıp biraz alışveriş yapmak istiyorum azıcık kumsalda yürümek…şu sokak mutfaklarından bişiler denemek… fil safarisi öğleden sonra çünkü… phuket adası oldukça turistik bir ada her milletten insan rastlamak mümkün bizim kaldığımız Patong bölgesi en hareketli kısmı, en sık karşımıza çıkan avrupalı bir erkeğin yanında taylandlı bir genç kızın olması… evet burda bu yasal ancak yine de bana çok dokunuyor … çünkü burda satın alınan şey salt seks değil alınmaya çalışılan şey bence garip bir biçimde aidiyet duygusu belki de bir tür aşk… çok romantik olduğumu düşünebilirsiniz ama şöyle anlatayım bu kızlar gerçekten yanlarındaki centilmen (!)ler tarafından çok şımartılıyor… en iyi koşullarda ağırlanıyor ve tabi eminim onlarda en iyi koşullarda ağırlıyorlardır. El ele dolaşılıyor sokaklarda öpüşülüyor kaçamak kaçamak…şık yerlere yemeğe gidiliyor alışverişler yapılıp hediyeler alınıyor plajda sırtlarına aman yanmasınlar diye güneş kremleri sürülüyor …. Ve tüm bunların bana verdiği his burda alınmaya çalışılan şeyin salt seks değil daha başka bişey olduğu örneğin benim tanımım bu durum için “yaz aşkı” çok mu romantiğim yoksa??? Bilmem erkek olanlarınız anlatsın bana o zaman bir ara J)) ama buraya karısı veya biricik seyahat budy’si ile gelenlerede içimden kocaman bir bravo diyorum… tabi bunun yanısıra daha taylandlı kızını bulamamış bir çok da yalnız erkek var etrafta… kızlar bir ara kız kıza gidelim J))) tezat şurda tüm bunların yanı sıra taylandlılar geleneklerine oldukça bağlı görünüyorlar… her yerde kralın resimleri onun için süslenmiş köşeler her evin dükkanın barın kapısında bile kötü ruhlar için minik tapınak figürleri bulunuyor… seviyorum burdaki tütsü kokusunu … plajın hemen yanındaki açık alandaki budha heykelinin çevresinde hep gördüğüm taze çiçekler ve sürekli yanan mumlar dindar oldukların da bir göstergesi… neyse amaçsızca yaptığım yürüyüşten elim kolum dolu hepsi sıkı pazarlıklar sonucunda alınmış bi sürü ufak tefekle dönüyorum… bu arada omuzunda taşıdığı sepetlerde bu işi yapan amcadan közde pişirilmiş yumurta yiyorum çok lezzetli… bir kaçta tropical meyve… sonra fil safarisi için hazırımmmmm… yine otelden gideceğim fil çiftliğinin aracı gelip beni alıyor 20 dk falan uzakta çiftlik giderken biraz faflıyoruz amca ile burda pek kimse Türkiye diye bir ülkeyi duymamış… ama olsun en azından ön yargıları yok bize karşı J çiftlikte yaklaşık 15 fil falan var farklı farklı büyüklüklerde hepsi öyle bir yere bağlı duruyorlar ve beklediğimden çooook daha kocamanlar kalbim pıt pıt çarpıyor aslında benim filimin adı Kaptan ve 21 yaşında kulakları ve burnunun üzeri hafifi yavru ağzı geri kalan kısmı açık gri… ona binmek için once uzun bir kuleye çıkıyorum ki aynı boya gelelim J sanıyorum ancak bacak boyu kadarımdır belki daha bile kısa L üzerine bas diyor sahibesi ayaklarınla yapamıyorum J sanki canı acır gibi geliyor neyse başarı ile yerime yerleşiyorum bakıcısı ile beraber ormanın içine doğru yol alıyoruz… tanrım o kadar gerginim ki oldukça yüksekteyim ve hayvan yokuş çıkarken veya inerken üzerinde durmak için inanılmaz bir çaba harcıyorum kaptan ise sağda solda istediği gibi durup yaprak falan yiyor bakıcısıda sabırla onun işini bitirmesini bekliyor.. Kulakları hiç durmadan belli bir ritimle sallanıyor kuyrukta öyle J gerginliğim biraz azalıyor ancak bazen uçurumların öyle kenarına geliyoruz ki korkuyorummmm filin eğitmeni ilk kez file dokunduğuma falan inanamıyor… garipsiyor türkiyede fil olmamasını J bir saatlik muhteşem manzaralı bir yolculuktan sonra geri dönüyoruz kocaman bir sepet muz alıyorum ve kaptanı besliyorum öyle çabuk kapıyor ki elimden muzları bir ara burnuyla görebildiğini düşünüyorum…. Değişik güçlü ve akıllı hayvanlar filler gözleri falan çok anlamlı bakıyormuş gibi geliyor bana… yoksa yine mi çok romantik düşünüyorum J
Orhanveli saat yedi gibi çok yorgun ama mutlu dönüyor denizen dibinde gördüklerinden çok heyecanlı muhteşem şeler görmüş hemen çektiği fotolara bakıyorum… ben de fil maceramı anlatıyorum… yemek için çıkıyoruz o da ne muson yağmuru bastırıyor…. Hava sıcaklıgı yine aynı 25 derece civarı yaklaşık bir iki saat şiddetli yağmur yağıyor bu arada biz de her zamanki gibi yine ızgara karideslerimizi yiyoruz biramız eşliğinde taylandın yerel biraları iki marka Chang ve Singha bizim favorimiz singha oluyor… eee sonrasında ben hemen ayak masajı diye başlıyorum Orhanveli istemiyor ama benimle gelip bir saat yanımda oturuyor ben kendimi şımartırken J)) ertesi gün Phuketteki son günümüz olacak… L
Ancak geçirdiğimiz bu güzel anları bu değişik tatili sizinle paylaşmak içinde inanılmaz bir istek duyuyorum… bi sure sanıyorum benim çok konuşmamdan şikayetçi olacaksınız görüştüğümüzde J
Nerde kalmıştık… bu arada orhan veli’de not tuttuğu için onun seyahat notlarına da bakıyorum arada unuttuğum bişi var mı diye? Bi nevi kopya işte J)) ama onun yakaladığı çok ama çok güzel bir detay var bu tatille ilgili…. Ikimizin de şimdiye kadar evimizden en uzakta olduğumuz nokta tayland ve de böyle değişik bambaşka bir kültürün içinde olmak herşeyi çok daha heyecanlı hale getiriyor bilmediğimiz anlamadığımız öyle çok şey var ki!!! Işte bu heyecan bu tatili unutulmaz kılmaya yetiyor…
Nerde kalmıştık ahhh hatırladım Patong plajında uzanmışım kumsala güneş damlar içime diyorduk J)) kıskanmayınnnnn ….
Plaj dönüşü Yemekten sonra otelin karşısındaki seyahat acentasına gidip diğer günlerde yapacağımız aktiviteleri planlıyoruz… Araba kiralamayı öneriyorum OrhanVeli “ama diyor trafik soldan akıyor… “ eee diyorum ne var kullanırız zor değil… Ingiltereden biliyorum ;)- burda ona aslında ne kadar zor olduğunu kavşaklarda ve dönüşlerde insanın alışkanlıkları ve reflekslerinin bazen yanlış yaptırdığını sol elle vitese alışmanın bile zor olabileceğini hele sinyal vermek gibi detayların bile çok kafa karıştıracağını söylemedim J adalar turundan sonraki gün için ayrı ayrı planlar yapıyoruz Orhanveli Dalişa gidecek ki dünyadaki en iyi 10 dalış noktasından biri olan Similan Adasına… ben dalmaya cesaret edemediğim için alışveriş ve fil safarisine gideceğim J))) alışverişte bi nevi safari zaten…. Ve de sanıyorum dalmak çok daha az tehlikeli J)) küçük bir detay burda dükkanlara bile girerken çoğu zaman ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz J)) seviyorum bu geleneği…. Yemekte yine deniz mahsülleri var… Orhanveli ile bi türlü kendimize hakim olamıyoruz şu yeme içme konusunda… sonra gidip şu ayak masajı denilen şey ne biçim bişeymiş deneyelim diyoruz. Muhteşem… Orhanveli çok sevmese de ben birinin ayaklarımı bir saat boyunca ovmasına bayılıyorum… hoş kokulu kremler ve masaj yağları ile J)) videolardan da göreceğiniz gibi mest yapmaya yetiyor beni J… sonra otele gidip uyuyoruz çünkü ertesi sabah Phi Phi adalarına yapacağımız tur için erkenden uyanmamız gerekiyor… burda uygulamayı seviyorum sizi gelip otelinizden alıyorlar tur için akşamda otelinize bırakıyorlar..sürat motorları ile yapılacak bir tur olacak bu pek ben hoşlanmasamda sürat motoru fikrinden… once bizi deniz kestaneleri ve diğer tehlikeli yaratıklarla ilgili uyaran bi seminer veriyorlar ardından bizim botumuzun yolcularına aşağı yukarı 15 kişiyiz birer mavi kalp çıkartması yapıştırıyorlar ve rehberimizle beraber bota gitmek üzere otobüse biniyoruz… çünkü motorlara binebileceğimiz iskele 1,5 km falan uzunluğunda… daha sonra göreceğimiz üzere burda üm iskeleler denizen içine doğru en az 1 km uzqnıyor sabahları gelgit nedeniyle tekneler kıyıya yanaşamıyorlar… düşünsenize sabah yarış var diyelim teknenize e 1,5 km yol yürüyüp ancak binebiliyorsunuz… çoook zor J hava çok rüzgarlı ve rüzgara karşı gideceğimiz için biraz heyecanlı bir yolculuk olacak sanırım… 15 mtlik 750 beygirlik motorumuza yerleşiyoruz…orhanveli hemen orta ve arka kısma oturalım diyor hem serpinti hem sarsıntı için… ancak arkadaşım 100 üzeri kg olduğu için yerimizi değiştiriyorlar denge yi sağlama adına ama allahtan yine rüzgar üstünde kalıyoruz ve çok ıslanmıyorz… tekne dalgalarınnın üzerinden bir kaç saniye boşlukta asılı kalarak suya sert bi şekilde kafa vurarak bol heyecanlı bi şekilde ilerliyor o boşlukta asılı kaldığımız bir kaç snde herkes çığlıği basıyor he he he çok eğlenceli allahtan ciddi anlamda deniz tutmuyor kimseyi…. Biraz uykum geliyor tabi benim de her zamanki gibi J burda rehberimizden de bahsetmezsem olmaz ilginç bir şekilde her şeyi uzatarak anlatan melodic bir konuşması olan ingilizcesini bi türlü anlayamadığım hafif feminen biri J ama sevimli…. 45 dklık yolculuktan sonra Phi Phi adalarından en büyüğü olan Ley adasına varıyoruz… muhteşem bir koy ama çok kalabalık oldukça turistik… plajın kumu un gibi ve bembeyaz… denizin dibi bi harika balıklar evcil gibi elinden ekmek yiyorlar J eeee bu kadar kalabalığa alışmışlardır belki de…. Daha sonra James Bond adasına gidiyoruz 15-20 dk yolculukla -golden eye filminin çekildiği ada- sonrasında maymunlar adasına gidiyoruz… muhteşem bi koy bi sürü de maymun var ve elimden muz falan yiyorlar rehberimiz aman diyor tehlikeli olabilirler bazen ama hiç inanasım gelmiyor buna J hepsi pek sevimli… daha sonra Ton Sai koyunda bir öğle yemeği molası veriyoruz… bol baharatlı tayland yemeklerini sabah öğle akşam yemekten sanıyorum artık biz de onlar gibi kokuyoruz eeee onca sarmısak zencefil yersek olacağı budur J bir sonraki durak Khai Nok adası burda ben de snorkelle balıkları azıcık kovalıyorum… su biraz bulanık ve bende açılmaktan korkuyorum o nedenle kıyıdaki neşeli renkli sürü ile yetiniyorum burda ki balıklarda evcil sanırım J))) bu adada geçirdiğimiz keyifli bir kaç saatten sonra geri dönüşe geçiyoruz bu kez rüzgar hafif ve biz dalgaları yandan aldığımız için çok daha az sarsıntılı geçiyor yolculuk ve kıyıya yanaşırken sular yükseldiğinden kumsala yanaşabiliyoruz… otele dönüyoruz Orhanveli yemeğe gitmeden thai masajı yaptırmaya gidiyor ben omuzlarım onca korunmaya hatta uzun kollu giymeme rağmen acıdığından cesaret edemiyorum L sanırsın acemi hiç güneş görmemiş norveçlileriz ve beceremedik kendimizi korumayı, onca yelken yap teknede saatlerce güneşin altında kal gram brozlaşma koca yaz… gel aralığın ortasında 60 faktöre rağmen hiç olmadığın kadar bronz ol J şaşkın turist deniyo bizim gibilere J
Orhanveli masajdan “mesth” olmuş bi biçimde geliyor. Ballandıra ballandıra da anlatıyor… aman diyorum bizim yoga da yaptığımız hareketlerin bir kişi yardımıyla yapılması o kadar… hıh diyorum ben de ayak masajı yaptırıcam o zaman…. Şu ayak masajı işini öğrenmeye karar veriyorum… ama sonra bunun bana bir faydası olmayacağı yapacağım kişiye faydası olacağı aklıma geliyor ve vazgeçiyorum J şaka şaka öğrendim hatta masaj yağlarımı da aldım belki aranızdan şanslı bir azınlık bundan faydalanabilir…. J)))
Ertesi gün Orhanveli çok uzak bir adaya dalmaya gideceğinden saat altıda kalktı J ben de çok oylanmadan uyanıp sahile yoga yapmaya gidiyorum… plaj sakin hava yaz sabahı serinliğinde… Derin gevşeme kısmında şezlongda biraz kestirdiğimi itiraf etmeliyim J içimden gelmese de otele dönüp ananas ve karpuzdan oluşan kahvaltımı yapıyorum çıkıp biraz alışveriş yapmak istiyorum azıcık kumsalda yürümek…şu sokak mutfaklarından bişiler denemek… fil safarisi öğleden sonra çünkü… phuket adası oldukça turistik bir ada her milletten insan rastlamak mümkün bizim kaldığımız Patong bölgesi en hareketli kısmı, en sık karşımıza çıkan avrupalı bir erkeğin yanında taylandlı bir genç kızın olması… evet burda bu yasal ancak yine de bana çok dokunuyor … çünkü burda satın alınan şey salt seks değil alınmaya çalışılan şey bence garip bir biçimde aidiyet duygusu belki de bir tür aşk… çok romantik olduğumu düşünebilirsiniz ama şöyle anlatayım bu kızlar gerçekten yanlarındaki centilmen (!)ler tarafından çok şımartılıyor… en iyi koşullarda ağırlanıyor ve tabi eminim onlarda en iyi koşullarda ağırlıyorlardır. El ele dolaşılıyor sokaklarda öpüşülüyor kaçamak kaçamak…şık yerlere yemeğe gidiliyor alışverişler yapılıp hediyeler alınıyor plajda sırtlarına aman yanmasınlar diye güneş kremleri sürülüyor …. Ve tüm bunların bana verdiği his burda alınmaya çalışılan şeyin salt seks değil daha başka bişey olduğu örneğin benim tanımım bu durum için “yaz aşkı” çok mu romantiğim yoksa??? Bilmem erkek olanlarınız anlatsın bana o zaman bir ara J)) ama buraya karısı veya biricik seyahat budy’si ile gelenlerede içimden kocaman bir bravo diyorum… tabi bunun yanısıra daha taylandlı kızını bulamamış bir çok da yalnız erkek var etrafta… kızlar bir ara kız kıza gidelim J))) tezat şurda tüm bunların yanı sıra taylandlılar geleneklerine oldukça bağlı görünüyorlar… her yerde kralın resimleri onun için süslenmiş köşeler her evin dükkanın barın kapısında bile kötü ruhlar için minik tapınak figürleri bulunuyor… seviyorum burdaki tütsü kokusunu … plajın hemen yanındaki açık alandaki budha heykelinin çevresinde hep gördüğüm taze çiçekler ve sürekli yanan mumlar dindar oldukların da bir göstergesi… neyse amaçsızca yaptığım yürüyüşten elim kolum dolu hepsi sıkı pazarlıklar sonucunda alınmış bi sürü ufak tefekle dönüyorum… bu arada omuzunda taşıdığı sepetlerde bu işi yapan amcadan közde pişirilmiş yumurta yiyorum çok lezzetli… bir kaçta tropical meyve… sonra fil safarisi için hazırımmmmm… yine otelden gideceğim fil çiftliğinin aracı gelip beni alıyor 20 dk falan uzakta çiftlik giderken biraz faflıyoruz amca ile burda pek kimse Türkiye diye bir ülkeyi duymamış… ama olsun en azından ön yargıları yok bize karşı J çiftlikte yaklaşık 15 fil falan var farklı farklı büyüklüklerde hepsi öyle bir yere bağlı duruyorlar ve beklediğimden çooook daha kocamanlar kalbim pıt pıt çarpıyor aslında benim filimin adı Kaptan ve 21 yaşında kulakları ve burnunun üzeri hafifi yavru ağzı geri kalan kısmı açık gri… ona binmek için once uzun bir kuleye çıkıyorum ki aynı boya gelelim J sanıyorum ancak bacak boyu kadarımdır belki daha bile kısa L üzerine bas diyor sahibesi ayaklarınla yapamıyorum J sanki canı acır gibi geliyor neyse başarı ile yerime yerleşiyorum bakıcısı ile beraber ormanın içine doğru yol alıyoruz… tanrım o kadar gerginim ki oldukça yüksekteyim ve hayvan yokuş çıkarken veya inerken üzerinde durmak için inanılmaz bir çaba harcıyorum kaptan ise sağda solda istediği gibi durup yaprak falan yiyor bakıcısıda sabırla onun işini bitirmesini bekliyor.. Kulakları hiç durmadan belli bir ritimle sallanıyor kuyrukta öyle J gerginliğim biraz azalıyor ancak bazen uçurumların öyle kenarına geliyoruz ki korkuyorummmm filin eğitmeni ilk kez file dokunduğuma falan inanamıyor… garipsiyor türkiyede fil olmamasını J bir saatlik muhteşem manzaralı bir yolculuktan sonra geri dönüyoruz kocaman bir sepet muz alıyorum ve kaptanı besliyorum öyle çabuk kapıyor ki elimden muzları bir ara burnuyla görebildiğini düşünüyorum…. Değişik güçlü ve akıllı hayvanlar filler gözleri falan çok anlamlı bakıyormuş gibi geliyor bana… yoksa yine mi çok romantik düşünüyorum J
Orhanveli saat yedi gibi çok yorgun ama mutlu dönüyor denizen dibinde gördüklerinden çok heyecanlı muhteşem şeler görmüş hemen çektiği fotolara bakıyorum… ben de fil maceramı anlatıyorum… yemek için çıkıyoruz o da ne muson yağmuru bastırıyor…. Hava sıcaklıgı yine aynı 25 derece civarı yaklaşık bir iki saat şiddetli yağmur yağıyor bu arada biz de her zamanki gibi yine ızgara karideslerimizi yiyoruz biramız eşliğinde taylandın yerel biraları iki marka Chang ve Singha bizim favorimiz singha oluyor… eee sonrasında ben hemen ayak masajı diye başlıyorum Orhanveli istemiyor ama benimle gelip bir saat yanımda oturuyor ben kendimi şımartırken J)) ertesi gün Phuketteki son günümüz olacak… L
Dilek'in hikayesi: Yaz sana gelmiyorsa sen yaza git macerası 1. bölüm 01 Ocak 2010
Ben döndümmmmmm ama zaten hepiniz bunu biliyorsunuz hatta çalışmaya bile başladım sayılır aklımı Tayland’tan geri döndürebilirsem J))
Malesef rüya gibi 10 gün çabucak geçti ve geri döndük :( kışın ortasında yaptığımız yaz kaçamağı şaşkınlık mutluluk ve heyecan doluydu... muhteşem hissettiren bir 10 gündü... Tayland hakkında çok şey bilmediğim hatta haritada bir çırpıda gösteremeyeceğim ülkelerdendi... hani aşağı yukarı nerde olduğunu bilirsiniz de ama gerçekte hakkında çok az şey bilirsiniz ya benim için öyle bir ülkeydi... hatta çokta olumlu fikrim yoktu gidip görmeden... Adriyatik gibi belki Andaman denizi beni ilk bakışta kendine aşık etmedi öylesine çarpmadı ama yine de kalbimi fethetmeyi başardı... sürekli saçıma taktığım kendimi tatildeymiş hissettiren bahçelerinde sokaklarda bizdeki papatyalar gibi çok ve bol yetişen rengarenk orkideleri , sürekli gülümseyen birşey sorduğunda elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışan harika insanları, çizgi film karakterlerini anımsatan eğlenceli alfabesi, magenta renkteki taksileri kırmızı "Tuk Tuk"ları, zencefil kokulu muhteşem yemekleri, tütsü kokan bana inanılmaz huzur veren tapınakları, kış diye bir mevsimin olmadığı, dörder aydan üç mevsimi olan ama her daim sıcacık iklimi, tadlarına alışmakta zorlandığım ilginç tropikal meyveleri, muhteşem deniz ürünleri, tropikal adaları, gelgiti canlı canlı gözlemleyebildiğin plajları, her on metrede karşına çıkan tütsü ve aromatik yağ kokulu masaj salonları, thai masajının insanı rahatlatan ve iç huzur veren etkisi.... daha ne söylenebilir ki işte böylesine özetlenebilecek bir tatildi... ve yanınızda da en iyi dostunuzla tüm bunları paylaşıyorsanız daha ne olsun değil mi?
Yolculuğumuza tüm uçakların 1,5 saat geciklmeyle kalkabildiği rüzgarlı ve yağmurlu bir aralık günü izmirden istanbula uçarak başladık, malesef oldukça stresli bir başlayıştı... THYnin tatlı yer hostesi bizi kendi uçağımıza değilde bir saat önceki uçağa yerleştirme akıllılığını ve inceliğini göstermeseydi bağlantı uçağımızı kaçıracaktık... şanslıyız... (seyahat perisi iş başında sanırım :)) malesef ne izmir istanbul ne de Bangkok uçağında biricik seyahat yoldaşım Orhan Veli ile yanyana oturamayacağız gibi görünüyor... dokuz saatlik yolculuğu ayrı yapmak istemiyoruz ama şimdilik başka bir alternatifimizi yok... havalimanında birazcık kendimizi şımartırken bi bardak baileys ile telefonum çalıyor ve fabrikanın güvenliği gece saat 12de bana fabrikayı su bastığını ne yapması gerektiğini soruyor… tanrım diyorum hep böyle olur tüm felaketler genel müdürümün ve benim olmadığı zaman gelir zaten L bir sürü telefonlar ediliyor uykularından insanlar uyandırılıyor ve sorunu bi şekilde hallettiğimi düşünüyorum ama başlangıç pek bi stresli… tüm bu koşuşturma ve heyecan sonunda en sonunda uçağımıza yerleşiyoruz THY’nin TK60 nolu Bangkok uçağı bir airbus... ilk kez bu kadar büyük bir uçakla uçacağız... uçakta tüm sevimliliğimi kulanarak hostese "ama diyorum eşimle ben yanyana oturmak istiyorduk mümkün değil mi" alt dudağımıda sarkıtmayı ihmal etmiyorum çok üzgün bi şekilde... he he he J bizi balayı çiftlerinden biri sanıyorlar ve hemen bir düzenleme yaparak bizi yanyana oturtuyorlar :))) uçak konforlu olmasına, ayaklarımı Orhan Veli'nin kucağına uzatıp uyumuş olmama rağmen yolculuk oldukça zorlu geçiyor biraz yoruluyoruz... ama heyecanımız öyle büyük ki yorgunluk en son aklıma gelen şey oluyor....inişe geçerken saatlerimizi beş saat ileriye alıveriyoruz... hooooop ömrümüzden beş saat bir anda yaşanmadan geçiyor... Bangkok için sıcaklık 30 derece diyor kaptan pilotumuz... ikimiz de birbirimize bakıp gülümsüyoruz... işte yaz mevsimine geldik!!!!! Bu arada Tayland Türkiye’den vize istemediği için herşey çok kolay oluyor uçakta bize dağıtılan bir bilgi formu dolduruyoruz pasaport kontrolünde bir aylık vizeyi hemen veriyorlar... o formu pasaportunuza zımbalıyorlar ve işte vizeniz...teknolojik bir ülke ve de oldukça düzenli havalimanı kontrollerinde memurların duracağı yerler kırmızı bir kare ile belirtilmişti... sizinde polisin önünde duracağınız alan çizgilerle kare olarak belli çünkü fotoğrafınızı çekiyorlar ülkeye girişte :) ben bi sürü maymunluk yapıyorum ne zaman fotografımın çekileceğini bilmediğim için arada gözlerimi şaşı yapıp yüzümü buruşturuyorum sanıyorum çok acayip bir foto ile kayıtlara geçtim :)))) hemen Phuket için bağlantı uçuşumuzu yapacağımız iç hatlara gidiyoruz... havalimanında her yerde orkideler var bir ikisini gerçek olup olmadıklarını anlamak için elliyorum, gerçekler!!! Air asianın Phuket uçağına yerleşiyoruz ve ne ilginçtir ki bu uçakta da yanyana değiliz :)) Phuket'e akşam üzeri varıyoruz çıkar çıkmaz havlimanından bizi bi sürü acenta görevlisi ve taksici karşılıyor biraz orkidelerden yapılmış kolyelerle karşılanmayı beklediğim için hayal kırıklığına uğruyorum :))) ilk kuralı hemen hatırlıyoruz "pazarlık yapmadan asla" Orhan Veli hemen başarılı bir satınalmacı olarak 600 Baht'a taksimizi ayarlıyor yol 45 dk sürecek diyor taksici... 45 dk deyince bir an Phuket'in öyle çokta küçük bir ada olmadığının ayırdına varıyoruz... Arabalar genelde japon markası nerdeyse hepsi otomatik vites ve de klimalı :) çok konforlu bir yolculukla kalacağımız bölge olan Patong'a varıyoruz. Otele giderken bir ara bi ezan sesi duyduğumu sanıyorum ama anlam veremiyorum Budist bir ülke değil mi burası burası… ama gerçekten duyduğum şey ezan sesi J sonradan notlarıma bakıyor ve görüyorum ki Tayland %91 budist % 5 müslüman ve %4 diğer dinlere mensup bir halktan oluşuyor aslında… Otelimiz güzel temiz ve konforlu geceliği 45 Tl gibi bir rakam. Resepsiyonda joiners fee 500 baht yazısı gözüme ilişiyor anlam veremiyorum... eşyalarımız bırakıp hemen çıkıyoruz dışarı zaman kaybına tahammülümüz yok... plaj otelimizden bir dk yürüyüş mesafesinde.. plajın kıyısında kumların üzerinde masa ve sandalyesi olan bir restauranta oturuyoruz ayaklarımızda deniz kumu yanı başımızda deniz... Taylandlıların hemen hemen hepsi ingilizce biliyor o nedenle dil pek problem olmayacak gibi görünüyor.. hemen elbette deniz börtü böcüsünden oluşan yemek siparişimizi veriyoruz başarı ile gelen karideste yengeçte muhteşem lezzetliydi bol bol parmak yalayarak denizin üzerinde yavaş yavaş batan aya bakarak yemeğimizi yiyoruz. hımmm muhteşem… keyiften ağzımız kulaklarımızda.... Orhan Veli bir ara aya doğru uçuşan ışıl ışıl bişiler görüyor yıldız gibi ama hareket ediyorlar... az sonra bunların sahilden yakarak uçamaya bırakılan fenerler olduğunu anlıyoruz. Güzel görünüyorlar Orhan Veli çok romantik olduklarını düşünüyor :)) bi sürü aya doğru denizen üzerinden uçuşan fener aslında oldukça etkileyici bir görüntü… uzun uçuşun yorgunluğu yavaş yavaş çıkıyor hemen otele dönüp uyuyoruz...Türkiyede daha saat öğleden sonra beş :)
Ertesi sabah saat farkından olsa gerek erkenden uyanıyoruz...kahvaltıya indiğimizde biraz şaşırıyoruz çünkü Taylandlılar sabah kahvaltıda bizim öğlen ya da akşam yemeği olarak yediğimiz bi sürü şeyi yiyorlar noddle, pirinç pilavları, yağda hafif öldürülmüş sebzeler... ben tabağımı karpuz ve ananasla dolduruyorum :))) Orhan Veli şimdiden alışmış görünüyor lezzetli ve bol baharatlı Tayland yemeklerine :))) kahvaltıdan sonra plajı keşfe çıkıyoruz... kumsal uzun kumlar yumuşacık denizin rengi muhteşem görünüyor güneş içimizi ısıtıyor ikimizde kış ortasındaki bu yazdan sarhoş olmuş gibiyiz... kumsalın ön sırasında iki şezlonga yerleşiyoruz... hemen şezlongun sahibi karısı ile koşup geliyor elinde bir minik süpürge ve iki askı ile karısı havlumu elimden kapıp hemen seriyor askılara çıkardığımız kıyafetleri asıyor güzelce ne akıllıca diyoruz ama şu süpürgeyi çıkaramadık neden?? Güneş ara arar kayboluyor bulutlu bir gün ama bildiğin yaz işte...hemen suya atıyoruz kendimizi deniz berrak dalgasız ve de tuz oranı az... amcanın bize bıraktığı süpürgenin işlevinin şezlonga ayaklarımızdan yapışan kumları süpürmek olduğunu keşfediyoruz ve o andan sonra kendisinden en iyi şekilde faydalanıyoruz :)))) her tatili koşarak mümkün olduğunca çok yer görmek için acele içinde geçiren seyahat buddyleri olarak üzerimize yaz rehaveti birden çöküyor hadi artık gidelim sözünü 20 kere söyleyip yerimizden kıpırdamadan bir altı saat falan geçiriyoruz plajda tam anlamıyla şaşkın şaşkın... burdaki şaşkın gerçek anlamda sonra anlayacaksınız niye öyle dediğimi :(( kalkıp otele geliyoruz duş almaya yolda gelirken de yine bol pazarlıkla Phi Phi adalarına ertesi gün yapacağımız turun biletlerini alıyoruz... otele gelip duş alıyoruz aman tanrım o da ne!!! öyle yanmışız ki oysa tüm gün gölgedeydik ve 60 faktör güneş koruyucuylaydım ben :((( sanıyorum ekvatora yakın olmak çok daha sıkı korumayı gerektiriyor... Orhan Veli bile nasıl yanmış ki o hiç etkilenmez güneşten :))) ertesi gün uzun kollu tshirt giymeye kesin karar veriyorum...:)) akşam yemeğinde tüm avrupalılar gibi en seveceğimiz Tayland yemeği olan aslında fıstık sosuyla sunulan lezzetli chicken satayımızı yiyor, yorgunluk ve heyecanla hemen uyuyoruz….
Malesef rüya gibi 10 gün çabucak geçti ve geri döndük :( kışın ortasında yaptığımız yaz kaçamağı şaşkınlık mutluluk ve heyecan doluydu... muhteşem hissettiren bir 10 gündü... Tayland hakkında çok şey bilmediğim hatta haritada bir çırpıda gösteremeyeceğim ülkelerdendi... hani aşağı yukarı nerde olduğunu bilirsiniz de ama gerçekte hakkında çok az şey bilirsiniz ya benim için öyle bir ülkeydi... hatta çokta olumlu fikrim yoktu gidip görmeden... Adriyatik gibi belki Andaman denizi beni ilk bakışta kendine aşık etmedi öylesine çarpmadı ama yine de kalbimi fethetmeyi başardı... sürekli saçıma taktığım kendimi tatildeymiş hissettiren bahçelerinde sokaklarda bizdeki papatyalar gibi çok ve bol yetişen rengarenk orkideleri , sürekli gülümseyen birşey sorduğunda elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışan harika insanları, çizgi film karakterlerini anımsatan eğlenceli alfabesi, magenta renkteki taksileri kırmızı "Tuk Tuk"ları, zencefil kokulu muhteşem yemekleri, tütsü kokan bana inanılmaz huzur veren tapınakları, kış diye bir mevsimin olmadığı, dörder aydan üç mevsimi olan ama her daim sıcacık iklimi, tadlarına alışmakta zorlandığım ilginç tropikal meyveleri, muhteşem deniz ürünleri, tropikal adaları, gelgiti canlı canlı gözlemleyebildiğin plajları, her on metrede karşına çıkan tütsü ve aromatik yağ kokulu masaj salonları, thai masajının insanı rahatlatan ve iç huzur veren etkisi.... daha ne söylenebilir ki işte böylesine özetlenebilecek bir tatildi... ve yanınızda da en iyi dostunuzla tüm bunları paylaşıyorsanız daha ne olsun değil mi?
Yolculuğumuza tüm uçakların 1,5 saat geciklmeyle kalkabildiği rüzgarlı ve yağmurlu bir aralık günü izmirden istanbula uçarak başladık, malesef oldukça stresli bir başlayıştı... THYnin tatlı yer hostesi bizi kendi uçağımıza değilde bir saat önceki uçağa yerleştirme akıllılığını ve inceliğini göstermeseydi bağlantı uçağımızı kaçıracaktık... şanslıyız... (seyahat perisi iş başında sanırım :)) malesef ne izmir istanbul ne de Bangkok uçağında biricik seyahat yoldaşım Orhan Veli ile yanyana oturamayacağız gibi görünüyor... dokuz saatlik yolculuğu ayrı yapmak istemiyoruz ama şimdilik başka bir alternatifimizi yok... havalimanında birazcık kendimizi şımartırken bi bardak baileys ile telefonum çalıyor ve fabrikanın güvenliği gece saat 12de bana fabrikayı su bastığını ne yapması gerektiğini soruyor… tanrım diyorum hep böyle olur tüm felaketler genel müdürümün ve benim olmadığı zaman gelir zaten L bir sürü telefonlar ediliyor uykularından insanlar uyandırılıyor ve sorunu bi şekilde hallettiğimi düşünüyorum ama başlangıç pek bi stresli… tüm bu koşuşturma ve heyecan sonunda en sonunda uçağımıza yerleşiyoruz THY’nin TK60 nolu Bangkok uçağı bir airbus... ilk kez bu kadar büyük bir uçakla uçacağız... uçakta tüm sevimliliğimi kulanarak hostese "ama diyorum eşimle ben yanyana oturmak istiyorduk mümkün değil mi" alt dudağımıda sarkıtmayı ihmal etmiyorum çok üzgün bi şekilde... he he he J bizi balayı çiftlerinden biri sanıyorlar ve hemen bir düzenleme yaparak bizi yanyana oturtuyorlar :))) uçak konforlu olmasına, ayaklarımı Orhan Veli'nin kucağına uzatıp uyumuş olmama rağmen yolculuk oldukça zorlu geçiyor biraz yoruluyoruz... ama heyecanımız öyle büyük ki yorgunluk en son aklıma gelen şey oluyor....inişe geçerken saatlerimizi beş saat ileriye alıveriyoruz... hooooop ömrümüzden beş saat bir anda yaşanmadan geçiyor... Bangkok için sıcaklık 30 derece diyor kaptan pilotumuz... ikimiz de birbirimize bakıp gülümsüyoruz... işte yaz mevsimine geldik!!!!! Bu arada Tayland Türkiye’den vize istemediği için herşey çok kolay oluyor uçakta bize dağıtılan bir bilgi formu dolduruyoruz pasaport kontrolünde bir aylık vizeyi hemen veriyorlar... o formu pasaportunuza zımbalıyorlar ve işte vizeniz...teknolojik bir ülke ve de oldukça düzenli havalimanı kontrollerinde memurların duracağı yerler kırmızı bir kare ile belirtilmişti... sizinde polisin önünde duracağınız alan çizgilerle kare olarak belli çünkü fotoğrafınızı çekiyorlar ülkeye girişte :) ben bi sürü maymunluk yapıyorum ne zaman fotografımın çekileceğini bilmediğim için arada gözlerimi şaşı yapıp yüzümü buruşturuyorum sanıyorum çok acayip bir foto ile kayıtlara geçtim :)))) hemen Phuket için bağlantı uçuşumuzu yapacağımız iç hatlara gidiyoruz... havalimanında her yerde orkideler var bir ikisini gerçek olup olmadıklarını anlamak için elliyorum, gerçekler!!! Air asianın Phuket uçağına yerleşiyoruz ve ne ilginçtir ki bu uçakta da yanyana değiliz :)) Phuket'e akşam üzeri varıyoruz çıkar çıkmaz havlimanından bizi bi sürü acenta görevlisi ve taksici karşılıyor biraz orkidelerden yapılmış kolyelerle karşılanmayı beklediğim için hayal kırıklığına uğruyorum :))) ilk kuralı hemen hatırlıyoruz "pazarlık yapmadan asla" Orhan Veli hemen başarılı bir satınalmacı olarak 600 Baht'a taksimizi ayarlıyor yol 45 dk sürecek diyor taksici... 45 dk deyince bir an Phuket'in öyle çokta küçük bir ada olmadığının ayırdına varıyoruz... Arabalar genelde japon markası nerdeyse hepsi otomatik vites ve de klimalı :) çok konforlu bir yolculukla kalacağımız bölge olan Patong'a varıyoruz. Otele giderken bir ara bi ezan sesi duyduğumu sanıyorum ama anlam veremiyorum Budist bir ülke değil mi burası burası… ama gerçekten duyduğum şey ezan sesi J sonradan notlarıma bakıyor ve görüyorum ki Tayland %91 budist % 5 müslüman ve %4 diğer dinlere mensup bir halktan oluşuyor aslında… Otelimiz güzel temiz ve konforlu geceliği 45 Tl gibi bir rakam. Resepsiyonda joiners fee 500 baht yazısı gözüme ilişiyor anlam veremiyorum... eşyalarımız bırakıp hemen çıkıyoruz dışarı zaman kaybına tahammülümüz yok... plaj otelimizden bir dk yürüyüş mesafesinde.. plajın kıyısında kumların üzerinde masa ve sandalyesi olan bir restauranta oturuyoruz ayaklarımızda deniz kumu yanı başımızda deniz... Taylandlıların hemen hemen hepsi ingilizce biliyor o nedenle dil pek problem olmayacak gibi görünüyor.. hemen elbette deniz börtü böcüsünden oluşan yemek siparişimizi veriyoruz başarı ile gelen karideste yengeçte muhteşem lezzetliydi bol bol parmak yalayarak denizin üzerinde yavaş yavaş batan aya bakarak yemeğimizi yiyoruz. hımmm muhteşem… keyiften ağzımız kulaklarımızda.... Orhan Veli bir ara aya doğru uçuşan ışıl ışıl bişiler görüyor yıldız gibi ama hareket ediyorlar... az sonra bunların sahilden yakarak uçamaya bırakılan fenerler olduğunu anlıyoruz. Güzel görünüyorlar Orhan Veli çok romantik olduklarını düşünüyor :)) bi sürü aya doğru denizen üzerinden uçuşan fener aslında oldukça etkileyici bir görüntü… uzun uçuşun yorgunluğu yavaş yavaş çıkıyor hemen otele dönüp uyuyoruz...Türkiyede daha saat öğleden sonra beş :)
Ertesi sabah saat farkından olsa gerek erkenden uyanıyoruz...kahvaltıya indiğimizde biraz şaşırıyoruz çünkü Taylandlılar sabah kahvaltıda bizim öğlen ya da akşam yemeği olarak yediğimiz bi sürü şeyi yiyorlar noddle, pirinç pilavları, yağda hafif öldürülmüş sebzeler... ben tabağımı karpuz ve ananasla dolduruyorum :))) Orhan Veli şimdiden alışmış görünüyor lezzetli ve bol baharatlı Tayland yemeklerine :))) kahvaltıdan sonra plajı keşfe çıkıyoruz... kumsal uzun kumlar yumuşacık denizin rengi muhteşem görünüyor güneş içimizi ısıtıyor ikimizde kış ortasındaki bu yazdan sarhoş olmuş gibiyiz... kumsalın ön sırasında iki şezlonga yerleşiyoruz... hemen şezlongun sahibi karısı ile koşup geliyor elinde bir minik süpürge ve iki askı ile karısı havlumu elimden kapıp hemen seriyor askılara çıkardığımız kıyafetleri asıyor güzelce ne akıllıca diyoruz ama şu süpürgeyi çıkaramadık neden?? Güneş ara arar kayboluyor bulutlu bir gün ama bildiğin yaz işte...hemen suya atıyoruz kendimizi deniz berrak dalgasız ve de tuz oranı az... amcanın bize bıraktığı süpürgenin işlevinin şezlonga ayaklarımızdan yapışan kumları süpürmek olduğunu keşfediyoruz ve o andan sonra kendisinden en iyi şekilde faydalanıyoruz :)))) her tatili koşarak mümkün olduğunca çok yer görmek için acele içinde geçiren seyahat buddyleri olarak üzerimize yaz rehaveti birden çöküyor hadi artık gidelim sözünü 20 kere söyleyip yerimizden kıpırdamadan bir altı saat falan geçiriyoruz plajda tam anlamıyla şaşkın şaşkın... burdaki şaşkın gerçek anlamda sonra anlayacaksınız niye öyle dediğimi :(( kalkıp otele geliyoruz duş almaya yolda gelirken de yine bol pazarlıkla Phi Phi adalarına ertesi gün yapacağımız turun biletlerini alıyoruz... otele gelip duş alıyoruz aman tanrım o da ne!!! öyle yanmışız ki oysa tüm gün gölgedeydik ve 60 faktör güneş koruyucuylaydım ben :((( sanıyorum ekvatora yakın olmak çok daha sıkı korumayı gerektiriyor... Orhan Veli bile nasıl yanmış ki o hiç etkilenmez güneşten :))) ertesi gün uzun kollu tshirt giymeye kesin karar veriyorum...:)) akşam yemeğinde tüm avrupalılar gibi en seveceğimiz Tayland yemeği olan aslında fıstık sosuyla sunulan lezzetli chicken satayımızı yiyor, yorgunluk ve heyecanla hemen uyuyoruz….
Dilek'in Hikayesi: Yeni bir yıl ve yeni bir macera daha başlıyor TAYLAND!!!16 Aralık 2009
Plansız son anda karar verilen tatilerin yılıydı bu yıl… İspanya Hırvatistan ve şimdi Tayland…. bunun bir anlamı olmalı… :)) ya leyleği gerçekten havada görmüş olmalıyım…. Ya da evren bana bir mesaj mı veriyor yoksa???? :)))
Herşey bir sabah gelen bir maille başladı… egzotik tayland seyahati için son çağrı diyordu… ve ekinde uçak bileti detayları ve bir hesap kitap tablosu vardı… midemde hafif kıskançlık nedeniyle oluşan burkulma ile birlikte okudum maili, tabloyu inceledim “offf dedim yıl sonu kalkıp yogaya, yogayı bırak eve bile gidemiyorsun çalışmaktan ne Tayland’I” ama teklif çok baştan çıkarıcıydı… hem zaten yeni Adriyatik turundan dönmüşsün yetmez mi bu kadar gezmek… ama işte o kurtçuk mideme yerleşmişti kıvranmaya başladım bende “gideyim, gideyim ama nasıl???” diye… önümde iki Büyük engel vardı öncelikle anneme bu konuyu açıklamak durup dururken niye tayland’a gittiğimi ve ondan da önemlisi patrondan yıl sonu kapanış işlemleri sırasında olmayan yıllık izinlerimden kullanmak istiyorum’a geçerli uygun bahane bulup izin alma kısmı….
Ve stresli bir hafta başladı annem’e hemencecik telefonla sordum sesime en sevimli tonunu vererek…. Once bir ofladı ama sonra dayanamadı bana “e hadi git zaten gitme desem de gideceksin ” dedi sanıyorum içinden zaten yıl sonunda yıllık izinlerini de bitirmişken izin alamaz diye düşünerek :))) birinci engel tamam!!!!!!
En zoru genel müdürüm Picco’dan izin alma kısmı… öncelikle kullanılabilecek bir iznim yok ikincisi yıl sonu sayım ve kapanış işlemleri var… üstelik izin istediğim hafta tüm yasal deklarasyonların yapıldığı beyannmelerin verildiği raporların hazırlandığı hafta… gerçekten yüzsüzlük bu izni istemek hem de sorumsuzluk… sen koskoca genel müdür yardımcısı bırak fabrikayı git yıl sonunda…. Offffff söylemek bile zor… umutsuzum…. Üstelikte boncuk yardımcım iki haftadır hasta ve işe gelemiyor… aklımı kaçırmış olmalıyım :))) kesin performans değerlendirmesinde karşıma gelir bu konu…. Ama maaş artışı mı Tayland mı derseniz tabiki de Taylaaaaand!!!
Italya’dan gurup gurup misafirlerin geldiği yeni yıl için müşterilerle kıran kırana fiyat pazarlıkları yapıldığı için sinirlerin gergin olduğu bir hafta üstelik hemen uçak bileti rezervasyonu için acentayı aradım ama dediler kampanya nedeniyle rezervasyon yapamıyoruz ağladım telefonda (gerçekten :) ama ama dedim noluuuuuurrrrr. Yalvarmalarım işe yaradı ve çok kısada olsa belli bir opsiyonla rezervasyon yaptırmayı başardımmm…. Ancak bir türlü uygun vakti bulup genel müdürümle konuşamadım ya hep çok sinirli ya hep çok meşgul… bir yandan da yıl sonu işlerimiz için çalışma planı yapmaktayız… aslında fabrikamız bir hafta tatil ama malesef o hafta ben seyahatimden dönmüş oluyorum ve bu da demek ki yıllık iznimden koskoca iki hafta kullanmış olacağımmmm L galiba bu yıl hafta sonları hariç yelken falan yapamayacağım yarışlara katılamayacağım… geçen yıl ne güzeldi iki hafta tatil yapmıştım yıl sonunda :) artık biletimi almak için son saatlere girdik… söylemek zorundayım…. Odaya korkarak ama yüzüme en masum ifademi takınarak girdim… söylememle beraber bir kaşı yukarı kalktı ilk zoru Kiminle gidiyorsun Phuket’e ve neden phuket oldu???? Sanıyorum bir Sevgilim olabileceğinden onunla romantik bir tatile gittiğimden korktu :) durumu açıkladım seyahatlerimde ve teknede onsuz olmayı düşünemediğim arkadaşların bi tanesi Ov ile gittiğimi anlayınca bi rahatladı… e ben hep diyorum size iş hayatında kadın olmak çok zor… aşık olup evlenip çocuk bile doğurabilirsiniz mazallah!!!! :)) E dedi işler??? Dedim gitmeden herşeyi halledeceğim herşeyi bir hafta öne çektim… ama dedi küçük bir sorunumuz var ben de o hafta Türkiye’de olmayacağım…. :) işte bu sorun!!! şimdiye kadar fabrikamızı hiç yalnız bırakmamıştık… birimiz yokken diğeri burdaydı…. Ama yine de aşağıya sarkan dudağıma gözlerimdeki o bakışa dayanamadı bir düşüneyim dedi…. Yüzsüzlük bu ya ben de ama saat altıya kadar almam lazım biletimi çabuk düşünün deyiverdim…. (saat dört bu arada ) öyle bir bakışı vardı ki bana hemen odadan kaçtımmmm o iki saat nasıl mide ağrıları içinde geçti anlatamam ama hala bir ses yok :( saat altı gibi toparlanıp ofisten çıkmaya hazırlanırken göz göze geldik şöyle bir başını salladı ve “Go Go Go!!!!” dedi :))))) yaşasınnnnnnn umulmadık bir anda yine bir macera yeni bir ülke!!! ayaklarım yere değmiyordu ofisten çıkarken sevinçten…. :)))))
Ve böylece “yaz sana gelmiyorsa sen yaza git” seyahatimizi planlamaya başladık…. Dokuz gün boyunca Siyam kedilerinin Buda heykellerinin tik ağacının,thai masajının ülkesinde olacağız… kışın ortasında yüzecek sıcaktan terleyecek ama en önemlisi gerçekten çok ama çok değişik bir parçasını koca dünyamızın göreceğiz… ve işte 20 aralık Pazar akşamı yola çıkıyoruz muhteşem bir 10 gün geçecek sanıyorum ve geçen koca yıla en güzel şekilde veda edeceğiz… şans dileyin ve beni özleyin olur mu???
Ve şimdi gelelim yeni yıl dileklerine; hepinize eskilerden, eskiyenlerden, size yük olanlardan kurtulacağınız ruhunuzu ve bedeninizi özgür bırakabildiğiniz, içinizden geldiği gibi davranabildiğiniz, kendinizle barışık olduğunuz, sevdiklerinizin sağlıklı ve yanıbaşınızda olduğu, bol mavi bol deniz bol rüzgar bol bol yelken olan J değişik yerlere gidebildiğiniz, yeni kültürler tanıyabildiğiniz seyahatlerle, barış, bolluk, bereket, sağlık,mutluluk, huzur, aşk, sevgi, neşe ve coşkuyla dolu yepyeni umutları beraberinde getiren yeni bir yıl diliyorum…. Yeni yılda daha güzel anları paylaşmak üzere hepinizi sevgiyle, içten kucaklıyor, yanaklarınızdan bol bol öpüyorum…
Sevgilerimle
Dilek
Herşey bir sabah gelen bir maille başladı… egzotik tayland seyahati için son çağrı diyordu… ve ekinde uçak bileti detayları ve bir hesap kitap tablosu vardı… midemde hafif kıskançlık nedeniyle oluşan burkulma ile birlikte okudum maili, tabloyu inceledim “offf dedim yıl sonu kalkıp yogaya, yogayı bırak eve bile gidemiyorsun çalışmaktan ne Tayland’I” ama teklif çok baştan çıkarıcıydı… hem zaten yeni Adriyatik turundan dönmüşsün yetmez mi bu kadar gezmek… ama işte o kurtçuk mideme yerleşmişti kıvranmaya başladım bende “gideyim, gideyim ama nasıl???” diye… önümde iki Büyük engel vardı öncelikle anneme bu konuyu açıklamak durup dururken niye tayland’a gittiğimi ve ondan da önemlisi patrondan yıl sonu kapanış işlemleri sırasında olmayan yıllık izinlerimden kullanmak istiyorum’a geçerli uygun bahane bulup izin alma kısmı….
Ve stresli bir hafta başladı annem’e hemencecik telefonla sordum sesime en sevimli tonunu vererek…. Once bir ofladı ama sonra dayanamadı bana “e hadi git zaten gitme desem de gideceksin ” dedi sanıyorum içinden zaten yıl sonunda yıllık izinlerini de bitirmişken izin alamaz diye düşünerek :))) birinci engel tamam!!!!!!
En zoru genel müdürüm Picco’dan izin alma kısmı… öncelikle kullanılabilecek bir iznim yok ikincisi yıl sonu sayım ve kapanış işlemleri var… üstelik izin istediğim hafta tüm yasal deklarasyonların yapıldığı beyannmelerin verildiği raporların hazırlandığı hafta… gerçekten yüzsüzlük bu izni istemek hem de sorumsuzluk… sen koskoca genel müdür yardımcısı bırak fabrikayı git yıl sonunda…. Offffff söylemek bile zor… umutsuzum…. Üstelikte boncuk yardımcım iki haftadır hasta ve işe gelemiyor… aklımı kaçırmış olmalıyım :))) kesin performans değerlendirmesinde karşıma gelir bu konu…. Ama maaş artışı mı Tayland mı derseniz tabiki de Taylaaaaand!!!
Italya’dan gurup gurup misafirlerin geldiği yeni yıl için müşterilerle kıran kırana fiyat pazarlıkları yapıldığı için sinirlerin gergin olduğu bir hafta üstelik hemen uçak bileti rezervasyonu için acentayı aradım ama dediler kampanya nedeniyle rezervasyon yapamıyoruz ağladım telefonda (gerçekten :) ama ama dedim noluuuuuurrrrr. Yalvarmalarım işe yaradı ve çok kısada olsa belli bir opsiyonla rezervasyon yaptırmayı başardımmm…. Ancak bir türlü uygun vakti bulup genel müdürümle konuşamadım ya hep çok sinirli ya hep çok meşgul… bir yandan da yıl sonu işlerimiz için çalışma planı yapmaktayız… aslında fabrikamız bir hafta tatil ama malesef o hafta ben seyahatimden dönmüş oluyorum ve bu da demek ki yıllık iznimden koskoca iki hafta kullanmış olacağımmmm L galiba bu yıl hafta sonları hariç yelken falan yapamayacağım yarışlara katılamayacağım… geçen yıl ne güzeldi iki hafta tatil yapmıştım yıl sonunda :) artık biletimi almak için son saatlere girdik… söylemek zorundayım…. Odaya korkarak ama yüzüme en masum ifademi takınarak girdim… söylememle beraber bir kaşı yukarı kalktı ilk zoru Kiminle gidiyorsun Phuket’e ve neden phuket oldu???? Sanıyorum bir Sevgilim olabileceğinden onunla romantik bir tatile gittiğimden korktu :) durumu açıkladım seyahatlerimde ve teknede onsuz olmayı düşünemediğim arkadaşların bi tanesi Ov ile gittiğimi anlayınca bi rahatladı… e ben hep diyorum size iş hayatında kadın olmak çok zor… aşık olup evlenip çocuk bile doğurabilirsiniz mazallah!!!! :)) E dedi işler??? Dedim gitmeden herşeyi halledeceğim herşeyi bir hafta öne çektim… ama dedi küçük bir sorunumuz var ben de o hafta Türkiye’de olmayacağım…. :) işte bu sorun!!! şimdiye kadar fabrikamızı hiç yalnız bırakmamıştık… birimiz yokken diğeri burdaydı…. Ama yine de aşağıya sarkan dudağıma gözlerimdeki o bakışa dayanamadı bir düşüneyim dedi…. Yüzsüzlük bu ya ben de ama saat altıya kadar almam lazım biletimi çabuk düşünün deyiverdim…. (saat dört bu arada ) öyle bir bakışı vardı ki bana hemen odadan kaçtımmmm o iki saat nasıl mide ağrıları içinde geçti anlatamam ama hala bir ses yok :( saat altı gibi toparlanıp ofisten çıkmaya hazırlanırken göz göze geldik şöyle bir başını salladı ve “Go Go Go!!!!” dedi :))))) yaşasınnnnnnn umulmadık bir anda yine bir macera yeni bir ülke!!! ayaklarım yere değmiyordu ofisten çıkarken sevinçten…. :)))))
Ve böylece “yaz sana gelmiyorsa sen yaza git” seyahatimizi planlamaya başladık…. Dokuz gün boyunca Siyam kedilerinin Buda heykellerinin tik ağacının,thai masajının ülkesinde olacağız… kışın ortasında yüzecek sıcaktan terleyecek ama en önemlisi gerçekten çok ama çok değişik bir parçasını koca dünyamızın göreceğiz… ve işte 20 aralık Pazar akşamı yola çıkıyoruz muhteşem bir 10 gün geçecek sanıyorum ve geçen koca yıla en güzel şekilde veda edeceğiz… şans dileyin ve beni özleyin olur mu???
Ve şimdi gelelim yeni yıl dileklerine; hepinize eskilerden, eskiyenlerden, size yük olanlardan kurtulacağınız ruhunuzu ve bedeninizi özgür bırakabildiğiniz, içinizden geldiği gibi davranabildiğiniz, kendinizle barışık olduğunuz, sevdiklerinizin sağlıklı ve yanıbaşınızda olduğu, bol mavi bol deniz bol rüzgar bol bol yelken olan J değişik yerlere gidebildiğiniz, yeni kültürler tanıyabildiğiniz seyahatlerle, barış, bolluk, bereket, sağlık,mutluluk, huzur, aşk, sevgi, neşe ve coşkuyla dolu yepyeni umutları beraberinde getiren yeni bir yıl diliyorum…. Yeni yılda daha güzel anları paylaşmak üzere hepinizi sevgiyle, içten kucaklıyor, yanaklarınızdan bol bol öpüyorum…
Sevgilerimle
Dilek
Dilek'in Hikayesi: Yüreğim Dinar dağlarından Adriyatik kıyılarını seyretmekte hala…. (son bölüm)10 Aralık 2009
Geldik son bölüme… :(
Saraybosna dönüşü çok yorgun olmamıza rağmen ertesi günkü Korçula adası programına hemen dahil olduk ve sabahın köründe bir kez daha uyandık…. Ne bayram tatili ama…. Bu gezide yanımızda yeni bir arkadaşımız vardı J bir ajansta çalışan manken Maria da bizimleydi… ;))) Çok cool bi şekilde değilim dedi ama Nihan çok sevindi ona ama siz Maria değil misiniz diye sorulunca…. Aaa insanlar çift yaratılmış dediler… biz de Caner ile hemen havaya girdik mankenlerle takılıyoruz biz diye :)))
Adaya gitmek demek tekne yolculuğu demek nasılda özlemişim denizde olmayı… sevgili takım arkadaşlarıma hemen içimden bir not uçuruyorummm “artık tembelliği bırakıyoruz ve döner dönmez bol bol antremanlara başlıyoruz yeter bu kadar tembellik yarış haftası geldi bile… :) “ gelelim Korçula’ya bu 1200 adanın içinde üzerinde yerleşim olan altıncı büyük ada… ve bir diğer özelliğide Kaşif Marco Polo’nun doğduğu ada olması… hırvat mı Italyan mı tartışması hala süren Marco Polo için hırvatların sanki daha sağlam dayanakları var gibi ama zaten ne fark eder ki venediklilerin elinde değilmiydi bu ada yüzyıl boyu… adaya gitme yolumuzun üzerinde bir de yüzyıllar boyunca en önemli üretici oldukları Tuz’un üretildiği yatakları görme şansımız oluyor ancak bembeyaz tarlalar şeklinde hayal ettiğim tuz tarlaları deniz şeklinde karşıma çıkıyor J e tabi buharlaşma için güneşe ihtiyaç var biz de kış mevsimindeyiz… : hayal kırıklığım artık bal ve limon ikilisi olmadan içemediğim çay keyfiyle düzeliyor…. Yol boyu dimdik dağlardaki üzüm bağları Hırvat şarabının neden Yolumuz yine muhteşem manzaralı ve keyifli… yol boyu denizde istiridye ve midye çiftlikleri kesintisiz devam etmekte… öğrendiğimize gore suyun tuz oranı ve temizliği çok idealmiş böylece ağır metal oranı düşük sağlıklı lezzetli kabuklular yetiştirebiliyorlar …. saraybosnaya giderken bulutlardan ve sisten göremediğimiz mavi yeşil manzaranın tadına varıyoruz… tam araba reklamı çekmeye müsait yollar derken gözüm uçuruma takılıyor o da ne !!! aşağıda bi sürü hurda araba var!!! allahtan Dario güvenli araba kullanıyor da çok gerilmiyoruz o dar yollarda…. Bu arada Dario sevdiğim hırvat şarkıların olduğu Cdsini bana verecek :) böylece tatil dönüşü şarkıları dinleyip ordaymış hissine devam edeceğim isteyenlerinize de yaparım bir kopya… keyifli şarkılar var ve bir haftadır hem arabamda hem işte tek kelimesini anlamasam da mütemadiyen hırvatça boşnakça şarkılar dinliyorummmm keyifli…. :) şimdi benim de ona söz verdiğim üzere bir Türkçe Cd yapmam lazım… neler olsun içinde bilemedim önerilerinize ihtiyacım var….
Neyse…. Adaya gitmek için tekneye biniyoruz ohhhh iyot kokusu soğuk adriyatik rüzgarı pırıl pırıl güneş ılık bir bahar nasılda keyifliyim anlatamam… adaya vardığımzda süprizlerin en güzeli karşılıyor bizi Pazar günü ve artık kış olup sezonun bitmiş olması nedeniyle bomboş bir ada!!!!!! Bir iki yerli yaşayan dışında sokaklarda sadece kediler ve biz varız… fotoğraf severler hemen makinalarına sarılıyorlar ne romantik ne güzel anlar yakalanıyor ki… oysa benim aklım fikrim elimi ayağımı denize sokmakta :) adanın da eski bir şehir merkezi var surlarla çevrili kuzey tarafındaki sokaklar eğimli güney kısımda ise denizi dik kesiyor yani bakınca denizi görüyorsunuz… Balık iskeleti şeklinde dizilme söz konusuymuş… akıllıca… soğuk rüzgarlardan korunmak için… teknolojinin gelişmediği dönemlerde insanlar ne kadar yaratıcı ve akıllıca çözümler üretmişler oysa şimdi şehirlerimizi zaten planlamadığımız gibi….teknolojik gelişme bizi bir rahatlığa amannnn koyarım klimayı ısıtırım evimi kuzeye baksa nolur gibi garip bir mantığa sürüklemiş… yoksa ben mi çok acımasızım… alın ilginç mimari bir detay daha ; ada da örneğini gördüğümüz evde ve tüm bu civardaki evlerde mutfaklar en üst katta… nedeni rehberimiz Natalja’nın anlattığına gore evdeki pişen yemek kokularının başkalarını rahatsız etmeden yukardan uçup gitmesi amacıylaymış… e mantıklı geldi o kadar daracık sokaklarda düşünsenize herkesin bişiler pişirdiğini… şehir minicik zaten… son olarak da Marco Polo’nun doğduğu evi görüyor ve öğle yemeği molası veriyoruz aaaa menüde yine balık var :)))) ah bir de olmazsa olmaz ince kıyılmış lahanadan yapılmış salata ve pancar turşusu :) ve şarap… yemekten sonra bomboş sokaklarda dolaşıyoruz ama keşke küçük bir magnet alabileceğim bi dükkan açık olsaydı diyorum…. Sokaklarda gezerken kiminle karşılaşıyorum bilin bakalım??? Küçük prens!!!! Hemen sarılıp yanaklarından bol bol öpüyorum özlemişim kendisini….biraz dertleşiyoruz insanların birbirlerini anlayamdıklarından büyüklerin kurallarından dar bakış açılarından bahsediyoruz…. Neyse derin konular bunlar deyip yine ballı limonlu çayımızı içiyoruz ve ben plaja gidip kimseler görmeden elimizi suya sokuyorum yaaaa belki Marco Polonun keşif ruhundan bana da bulaşır diye…. :) keyifli bir ortaçağ adası Korcula sanıyorum Dubrovnikten bile daha çok sevdim belki de bomboş halinden dolayı …. yazın eminim çok ama çok kalabalık oluyordur alaçatıda yazın hissettiğiniz o sıkışıklık duygusunu veriyordur…… oysa şimdi huzurlu, sakin, dingin…. Aklımdan binlerce “keşke”nin “eğer”in geçmesine sebep oluyor adadaki bu yalnızlık duygusu…. Hepsini derin bir nefesle kovuyorum ve yüzümü güneşe dönüp gülümsüyorum…
Adadan akşam gün batarken ayrılıyoruz yine oldukça soğuk esen rüzgara karşı yapılan 15 dklık keyifli bir yolculuktan sonra yol üzerinde şarap tadımı için bir şarap çiftliğinde durup mola veriyoruz ben denediğim şarapları malesef beğenmiyorum yalnız şarabın yanındaki peynirin lezzetine vuruluyorum ama malesef ondan bulup alma şansımız yok :) akşam tam yemek zamanı Dubrovnik’te oluyoruz ve marina da daha önceden gözümüze takılan deniz mahsülleri restaurantına direk gidiyoruz…. Sonrası hmmmmm parmakların bile lezzetle yalandığı ( küçük kardeş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim) “mesthhh” olunmuş bir akşam yemeği oluyor… :) hazır yemeklerden bahsetmişken biraz içkilere de değinelim hırvat bira olan Ozujsko fena değildi ama benim favorim aslında Sloven birası olan Lasko Dark oluyor… ancak gördüğümüz o göz alabildiğine uzanan dik üzüm bağlarında yetişen üzümlerden elde ettikleri şarapları da oldukça ünlü… Dubrovnik akşam bir başka güzel… aydınlatmaları insanı başka zamanlara alıp götürüyor…romantik bir şehir görür görmez ilk verdiği his insana büyülü…. Dubrovnikliler oldukça zengin ve akıllı bir toplummuş… Pila kapısının girişinde bulunan Onofrio çeşmesi örneğin şehre ilk gelenlerin halka karışmadan yıkanıp temizlendikleri bir yermiş… böylece salgın hastalıklardan korunmayı hedeflemişler… öyle güzel zarif bir şehir ki şehrin görüntüsünü bozmasın diye dükkanlara tabela asamıyorsunuz ya hepsi bordo üzerine Beyaz yazılı bezden yapılmış o sokakta hangi dükkanların olduğunu gösterir tabelalar var bi de dükkanlar önlerinden sallandırdıkları sokak lambalarına yazıyorlar dükkan isimlerini biraz kıskanıyorum bu düzenlerini açıkçası… keşke diyorum bodrumda böyle olabilseydi… izmiri istanbulu geçtim zaten…
Aslında yazdıkça aklıma pek çok detay geliyor özellikle Dubrovnik ile ilgli ama yine epey uzun oldu sıkılacaksınız okumaktan diye korkuyorum :) ilgisini çekenlerinize bir ara bir şişe şarap eşliginde daha uzun uzun anlatırım. Fotoğraflarımızı da Pazartesi beğeninize sunacağım…
sanıyorum Adriyatik kıyılarına bir kez daha gideceğim yetmedi bu seyahat….. ve yeni seyahatler yeni maceralar için çok beklememeyi diliyorum… şimdilik görünen iki destinasyon var bu kış için… Budapeşte ve Riga… bakalım neler olacak ??? gelişmeleri yazarım…:)
kucak dolusu sevgiler ve bol bol öpücükler gönderiyorum….
Saraybosna dönüşü çok yorgun olmamıza rağmen ertesi günkü Korçula adası programına hemen dahil olduk ve sabahın köründe bir kez daha uyandık…. Ne bayram tatili ama…. Bu gezide yanımızda yeni bir arkadaşımız vardı J bir ajansta çalışan manken Maria da bizimleydi… ;))) Çok cool bi şekilde değilim dedi ama Nihan çok sevindi ona ama siz Maria değil misiniz diye sorulunca…. Aaa insanlar çift yaratılmış dediler… biz de Caner ile hemen havaya girdik mankenlerle takılıyoruz biz diye :)))
Adaya gitmek demek tekne yolculuğu demek nasılda özlemişim denizde olmayı… sevgili takım arkadaşlarıma hemen içimden bir not uçuruyorummm “artık tembelliği bırakıyoruz ve döner dönmez bol bol antremanlara başlıyoruz yeter bu kadar tembellik yarış haftası geldi bile… :) “ gelelim Korçula’ya bu 1200 adanın içinde üzerinde yerleşim olan altıncı büyük ada… ve bir diğer özelliğide Kaşif Marco Polo’nun doğduğu ada olması… hırvat mı Italyan mı tartışması hala süren Marco Polo için hırvatların sanki daha sağlam dayanakları var gibi ama zaten ne fark eder ki venediklilerin elinde değilmiydi bu ada yüzyıl boyu… adaya gitme yolumuzun üzerinde bir de yüzyıllar boyunca en önemli üretici oldukları Tuz’un üretildiği yatakları görme şansımız oluyor ancak bembeyaz tarlalar şeklinde hayal ettiğim tuz tarlaları deniz şeklinde karşıma çıkıyor J e tabi buharlaşma için güneşe ihtiyaç var biz de kış mevsimindeyiz… : hayal kırıklığım artık bal ve limon ikilisi olmadan içemediğim çay keyfiyle düzeliyor…. Yol boyu dimdik dağlardaki üzüm bağları Hırvat şarabının neden Yolumuz yine muhteşem manzaralı ve keyifli… yol boyu denizde istiridye ve midye çiftlikleri kesintisiz devam etmekte… öğrendiğimize gore suyun tuz oranı ve temizliği çok idealmiş böylece ağır metal oranı düşük sağlıklı lezzetli kabuklular yetiştirebiliyorlar …. saraybosnaya giderken bulutlardan ve sisten göremediğimiz mavi yeşil manzaranın tadına varıyoruz… tam araba reklamı çekmeye müsait yollar derken gözüm uçuruma takılıyor o da ne !!! aşağıda bi sürü hurda araba var!!! allahtan Dario güvenli araba kullanıyor da çok gerilmiyoruz o dar yollarda…. Bu arada Dario sevdiğim hırvat şarkıların olduğu Cdsini bana verecek :) böylece tatil dönüşü şarkıları dinleyip ordaymış hissine devam edeceğim isteyenlerinize de yaparım bir kopya… keyifli şarkılar var ve bir haftadır hem arabamda hem işte tek kelimesini anlamasam da mütemadiyen hırvatça boşnakça şarkılar dinliyorummmm keyifli…. :) şimdi benim de ona söz verdiğim üzere bir Türkçe Cd yapmam lazım… neler olsun içinde bilemedim önerilerinize ihtiyacım var….
Neyse…. Adaya gitmek için tekneye biniyoruz ohhhh iyot kokusu soğuk adriyatik rüzgarı pırıl pırıl güneş ılık bir bahar nasılda keyifliyim anlatamam… adaya vardığımzda süprizlerin en güzeli karşılıyor bizi Pazar günü ve artık kış olup sezonun bitmiş olması nedeniyle bomboş bir ada!!!!!! Bir iki yerli yaşayan dışında sokaklarda sadece kediler ve biz varız… fotoğraf severler hemen makinalarına sarılıyorlar ne romantik ne güzel anlar yakalanıyor ki… oysa benim aklım fikrim elimi ayağımı denize sokmakta :) adanın da eski bir şehir merkezi var surlarla çevrili kuzey tarafındaki sokaklar eğimli güney kısımda ise denizi dik kesiyor yani bakınca denizi görüyorsunuz… Balık iskeleti şeklinde dizilme söz konusuymuş… akıllıca… soğuk rüzgarlardan korunmak için… teknolojinin gelişmediği dönemlerde insanlar ne kadar yaratıcı ve akıllıca çözümler üretmişler oysa şimdi şehirlerimizi zaten planlamadığımız gibi….teknolojik gelişme bizi bir rahatlığa amannnn koyarım klimayı ısıtırım evimi kuzeye baksa nolur gibi garip bir mantığa sürüklemiş… yoksa ben mi çok acımasızım… alın ilginç mimari bir detay daha ; ada da örneğini gördüğümüz evde ve tüm bu civardaki evlerde mutfaklar en üst katta… nedeni rehberimiz Natalja’nın anlattığına gore evdeki pişen yemek kokularının başkalarını rahatsız etmeden yukardan uçup gitmesi amacıylaymış… e mantıklı geldi o kadar daracık sokaklarda düşünsenize herkesin bişiler pişirdiğini… şehir minicik zaten… son olarak da Marco Polo’nun doğduğu evi görüyor ve öğle yemeği molası veriyoruz aaaa menüde yine balık var :)))) ah bir de olmazsa olmaz ince kıyılmış lahanadan yapılmış salata ve pancar turşusu :) ve şarap… yemekten sonra bomboş sokaklarda dolaşıyoruz ama keşke küçük bir magnet alabileceğim bi dükkan açık olsaydı diyorum…. Sokaklarda gezerken kiminle karşılaşıyorum bilin bakalım??? Küçük prens!!!! Hemen sarılıp yanaklarından bol bol öpüyorum özlemişim kendisini….biraz dertleşiyoruz insanların birbirlerini anlayamdıklarından büyüklerin kurallarından dar bakış açılarından bahsediyoruz…. Neyse derin konular bunlar deyip yine ballı limonlu çayımızı içiyoruz ve ben plaja gidip kimseler görmeden elimizi suya sokuyorum yaaaa belki Marco Polonun keşif ruhundan bana da bulaşır diye…. :) keyifli bir ortaçağ adası Korcula sanıyorum Dubrovnikten bile daha çok sevdim belki de bomboş halinden dolayı …. yazın eminim çok ama çok kalabalık oluyordur alaçatıda yazın hissettiğiniz o sıkışıklık duygusunu veriyordur…… oysa şimdi huzurlu, sakin, dingin…. Aklımdan binlerce “keşke”nin “eğer”in geçmesine sebep oluyor adadaki bu yalnızlık duygusu…. Hepsini derin bir nefesle kovuyorum ve yüzümü güneşe dönüp gülümsüyorum…
Adadan akşam gün batarken ayrılıyoruz yine oldukça soğuk esen rüzgara karşı yapılan 15 dklık keyifli bir yolculuktan sonra yol üzerinde şarap tadımı için bir şarap çiftliğinde durup mola veriyoruz ben denediğim şarapları malesef beğenmiyorum yalnız şarabın yanındaki peynirin lezzetine vuruluyorum ama malesef ondan bulup alma şansımız yok :) akşam tam yemek zamanı Dubrovnik’te oluyoruz ve marina da daha önceden gözümüze takılan deniz mahsülleri restaurantına direk gidiyoruz…. Sonrası hmmmmm parmakların bile lezzetle yalandığı ( küçük kardeş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim) “mesthhh” olunmuş bir akşam yemeği oluyor… :) hazır yemeklerden bahsetmişken biraz içkilere de değinelim hırvat bira olan Ozujsko fena değildi ama benim favorim aslında Sloven birası olan Lasko Dark oluyor… ancak gördüğümüz o göz alabildiğine uzanan dik üzüm bağlarında yetişen üzümlerden elde ettikleri şarapları da oldukça ünlü… Dubrovnik akşam bir başka güzel… aydınlatmaları insanı başka zamanlara alıp götürüyor…romantik bir şehir görür görmez ilk verdiği his insana büyülü…. Dubrovnikliler oldukça zengin ve akıllı bir toplummuş… Pila kapısının girişinde bulunan Onofrio çeşmesi örneğin şehre ilk gelenlerin halka karışmadan yıkanıp temizlendikleri bir yermiş… böylece salgın hastalıklardan korunmayı hedeflemişler… öyle güzel zarif bir şehir ki şehrin görüntüsünü bozmasın diye dükkanlara tabela asamıyorsunuz ya hepsi bordo üzerine Beyaz yazılı bezden yapılmış o sokakta hangi dükkanların olduğunu gösterir tabelalar var bi de dükkanlar önlerinden sallandırdıkları sokak lambalarına yazıyorlar dükkan isimlerini biraz kıskanıyorum bu düzenlerini açıkçası… keşke diyorum bodrumda böyle olabilseydi… izmiri istanbulu geçtim zaten…
Aslında yazdıkça aklıma pek çok detay geliyor özellikle Dubrovnik ile ilgli ama yine epey uzun oldu sıkılacaksınız okumaktan diye korkuyorum :) ilgisini çekenlerinize bir ara bir şişe şarap eşliginde daha uzun uzun anlatırım. Fotoğraflarımızı da Pazartesi beğeninize sunacağım…
sanıyorum Adriyatik kıyılarına bir kez daha gideceğim yetmedi bu seyahat….. ve yeni seyahatler yeni maceralar için çok beklememeyi diliyorum… şimdilik görünen iki destinasyon var bu kış için… Budapeşte ve Riga… bakalım neler olacak ??? gelişmeleri yazarım…:)
kucak dolusu sevgiler ve bol bol öpücükler gönderiyorum….
Dilek'in Hikayesi: Yüreğim Dinar dağlarından Adriyatik kıyılarını seyretmekte hala….ikinci bölüm Aralık 2009
Eveeet nerde kalmıştık…. O güzelim sonbahar yolundaydık…. Mostar’a geliyoruz. Bosna Hersek bu ülkeler arasında en fakir olanı… Din ile ilgili bağlantıyı kurmak istemiyorum ama sanırım onun da etkisi büyük bu yalnız bırakılmışlıkta… binaların üzerinde hala savaşın izleri duruyor… tüyler ürpertici, üzücü, utanç verici… beni derinden sarsıyor bu görüntüler… tarihi Mostar köprüsüne ulaşıyoruz ordan gençlerin cesaretlerini kanıtlamak için atladıklarını düşününce cesur olmadığım hissine kapılıyorummm… körü tamamıyle savaşta yerle bir edilip Neretva Nehri'nin sularına gömülmüş. Mostar Köprüsü, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olan bir yapı . Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini, birbirine bağlayan Köprünün yıkımı, Mostar'ın çok uluslu mirasının reddedilmesi anlamına gelmeli diye düşünüyorum. Köprüyü geçince Türk konsolosluğu karşılıyor bizi biraz yanında sokullu Mehmet paşa camii var Bayram günü diye belki de kapalı içerisini göremiyoruz… ama hemen yanındaki dükkandan boşnak böreklerimizi ve çayımızı alıp keyif yapmayı ihmal etmiyoruz… muhteşem lezzetliydi olsa da yesek… şehir eski güzel etkileyici bi sürü köprü var…burda geçirdiğimiz bir kaç saatten sonra tekrar yollara düşüyoruz Saraybosnaya doğru daha tırmanacağız… şehri ziyaret etmeden once Hayat Tünelini görmeye gidiyoruz gözlerimden biriken yaşlar ordaki savaş görüntülerini seyrederken dökülüveriyor yanaklarımdan aşağıya… Tünel’in hikayesi de çok ilginç Bosnanın kuşatmada olduğu zamanlar şehre en temel ihtiyaçların insani yardımların bile ulaşmasına izin verilmiyor Sırplar tarafından öylesine çirkin ve haksız bir kuşatma… o insanların bi şekilde Birleşmiş Milletler yardımlarına ulaşabilmesi gerekli hayatta kalabilmeleri için BM havalimanında üs kurmuş durumda ama ne oraya ulaşan yardımlar halka ulaşabiliyor ne de halk.. insanlar oraya doğru bi şekilde ulaşmaya çalıştığında o dümdüz alanda Sırp keskin nişancıların hedefi oluyorlar kimsenin yardımlara ulaşmasına izin verilmiyor… ve havalimanın yakınında yaşayan yaşlı bir çiftin evinden bir tünel kazılmaya başlıyor karşıdan da bir parçasının yapımına başlanıyor ve her iki tünel karşılıklı kavuşuyorlar ve Sırpların nasıl oluyorda hiç bir yardım yokken bile hala bu şehir neden teslim olmuyor şaşkınlığının en büyük nedeni oluyor bu tünel… günümüzde sadece 20mtlik falan bi kısmı açık dar alçak bir tünel ama milyonlarca insanın hayatını kurtarmış olan bir tünel toplam uzunluğu 800 mt civarı ve o yoklukta tırnakları ile kazıyarak yapmışlar deyiminin tam karşılığını veren bir yer…
Ordan çıkıp yağan yağmura aldırmadan “aaa şeker miyiz eriyelim” diyerek başlıyoruz gezimize… ilk izlenim etkileyici belki okuduklarımızdan belki savaşın izlerinden belki şehrin kendine has enerjisinden neden bilmem ama beni çok çok etkiliyor bu şehir… ilk gözüme çarpan tramvaylar oluyor öyle eskiler ki… şehir Miljacka nehrinin vadisinin en içinde. Bunca savaşa rağmen çok iyi korunmuş. Başçarşıya doğru yürüyoruz ilk durak “Sebilj” yani aslında Bildiğiniz su sebili çeşme yani… ahşap bezemeli klasik osmanlı eseri… 1750’li yıllara aitmiş… (eee burayı iyi not alamamışım) ama merak edenler internetten bakabilir J hemen bir yudum su içiliyor şehirlerde en sevdiğim detay hep çeşmeler olmuştur…çeşme başında su içen Dilek fotolarıma bir yenisini daha ekliyorum J bu arada kısa bir not Kotorda şehir meydanında da böyle bir tulumba vardı hala çalışan orası da eskiden şehir kızları ile erkeklerinin buluşup tanışıp aşık oldukları yermiş… şehirler dinler diller değişiyor ancak bazı şeyler sanıyorum evrensel… :)
Daha sonra yürümeye başlıyoruz biraz kemeraltı biraz kızlarağası biraz kapalıçarşı havası var Başçarşının… önümüze 500 yıllık gazi Hüsrev bey camii çıkıyor şöyle bir bahçesinden geçiyor namaz kılanları rahatsız etmemek için çıkıyoruz ve yan duvarındaki çeşmeye gidiyoruz… eeee duyduğumuza gore bu çeşmeden su içenler hemen evleniyormuş… J Caner’in iyice içtiğinden emin oluyorum kendim de içiyormuş gibi yapıyorum… J Caminin sağ tarafında bulunan bir saat kulesi de var… değişik bir şehir dediğim gibi camilerle katedraller sinegoglar yan yana… bu yapılarında çoğu savaşta çok zarar görmüş ancak pek çoğu onarılmış… yürüdükçe başçarşıda mimarinin değiştiğini görüyoruz.. Birden eski osmanlı kenti havasından çıkıp sanki Macaristandaymışsınız hissine kapılabilirsiniz… Avusturya macaristan yönetiminde olduğu dönemde macarlar eski binalara dokunmadan kendi binalarını inşaa ediyorlar böylece, böylesine birbirine uzak tarzları yanyana görebiliyoruz… birkaç yüzyıl eskilerde yürürken, bir anda kendinizi başka bir yüzyılda, başka bir ülkede buluyorsunuz… Yürümeye devam ederken Tito’nun hala sönmeyen ateşi çıkıyor karşımıza etkileyici… Boşnakların maraşel Tito’ya olan düşkünlüklerini biliyordum ama bu kadar yürekten bağlı olduklarını görmek etkileyici… Atatürk benim için neyse sanıyorum Tito’da onlar için o… hemen Kapitalist düzenin turistleri olarak hala yanmaya çalışan sosyalist ateşin önünde fotoğraf çektiriyoruz ve yaptığımız şeyin ironisiyle gülüyoruz… hımmm bi “Burek” alıp yesek mi?? Biraz daha şehir sokaklarında yürüyoruz bir çay molası verip tatil süresince ilk demleme “türk çay”ımızı içiyoruz ohhhh iyi geldi… sırada “İnad Kuça” var İnat evi. Hikayesi ilginç bir ev burası söylentiye gore şehrin parlemento binasını yapmak istedikleri arazide evi olan kişi bi bi türlü araziyi onlara vermeye razı olmaz evimi tuğla tuğla başka bir yere taşırsanız olur der… ve ev nehrin karşı kıyısına parça parça taşınır… hikaye doğrumudur bilinmez ama kardeşim Caner’in gözlerinde “burası senin evin” diyen bakışı hemen yakalıyorum :)) ne yani inatçımıyım ben!!!! Evin önünde sizler için poz veriyorum bol bol… dönüş yolumuz uzun olacağı için hava kararırken ayrılıyoruz Saraybosnadan yol boyunca komunizmin yüksek beton ve hala savaşın izlerini taşıyan bloklarını görüyoruz… şehrin bu kısmı savaş izlerini yakından görebildiğimiz için kasvetli acı kötü bir his bırakıyor üzerimde……yetmiyor aslında bir gün bu şehre ama şimdilik tanışmış olmakla yetiniyoruz… dönüş yolunda rehberimiz Doğan zaten gördüklerinden oldukça etkilenmiş olan bizlere bosnalı yönetmen Danis Tanovic’in 2001 yılı yapımı No Man’s Land filmini izletiyor… Hırvat şöförümüz Dario filmi izlemesede dili anladığı için arada kahkalarla gülüyor…. Etkileyici bir film… Zaten yorgun olan bizlere bir de rehberimizin Bayram çikolatası niyetine ikram ettiği Erik rakısının rehaveti çöküyor… gerçi buna ikram denmez ön koltuk dörtlüsü olarak koca bir şişeyi bitiriyoruz ve tahmin edeceğiniz üzere herkes sağlam ben sarhoş otobüsten iniyoruz…. :)sabah dörtte başlayan gün gece bir de bitiyor ama tüm bu yorgunluğa değen bir gün oluyor…. :)
Ooo yine ne çok yazmışım üçüncü ve son bölüm yarına kalsın artık…
Görüşmek üzere….
Ordan çıkıp yağan yağmura aldırmadan “aaa şeker miyiz eriyelim” diyerek başlıyoruz gezimize… ilk izlenim etkileyici belki okuduklarımızdan belki savaşın izlerinden belki şehrin kendine has enerjisinden neden bilmem ama beni çok çok etkiliyor bu şehir… ilk gözüme çarpan tramvaylar oluyor öyle eskiler ki… şehir Miljacka nehrinin vadisinin en içinde. Bunca savaşa rağmen çok iyi korunmuş. Başçarşıya doğru yürüyoruz ilk durak “Sebilj” yani aslında Bildiğiniz su sebili çeşme yani… ahşap bezemeli klasik osmanlı eseri… 1750’li yıllara aitmiş… (eee burayı iyi not alamamışım) ama merak edenler internetten bakabilir J hemen bir yudum su içiliyor şehirlerde en sevdiğim detay hep çeşmeler olmuştur…çeşme başında su içen Dilek fotolarıma bir yenisini daha ekliyorum J bu arada kısa bir not Kotorda şehir meydanında da böyle bir tulumba vardı hala çalışan orası da eskiden şehir kızları ile erkeklerinin buluşup tanışıp aşık oldukları yermiş… şehirler dinler diller değişiyor ancak bazı şeyler sanıyorum evrensel… :)
Daha sonra yürümeye başlıyoruz biraz kemeraltı biraz kızlarağası biraz kapalıçarşı havası var Başçarşının… önümüze 500 yıllık gazi Hüsrev bey camii çıkıyor şöyle bir bahçesinden geçiyor namaz kılanları rahatsız etmemek için çıkıyoruz ve yan duvarındaki çeşmeye gidiyoruz… eeee duyduğumuza gore bu çeşmeden su içenler hemen evleniyormuş… J Caner’in iyice içtiğinden emin oluyorum kendim de içiyormuş gibi yapıyorum… J Caminin sağ tarafında bulunan bir saat kulesi de var… değişik bir şehir dediğim gibi camilerle katedraller sinegoglar yan yana… bu yapılarında çoğu savaşta çok zarar görmüş ancak pek çoğu onarılmış… yürüdükçe başçarşıda mimarinin değiştiğini görüyoruz.. Birden eski osmanlı kenti havasından çıkıp sanki Macaristandaymışsınız hissine kapılabilirsiniz… Avusturya macaristan yönetiminde olduğu dönemde macarlar eski binalara dokunmadan kendi binalarını inşaa ediyorlar böylece, böylesine birbirine uzak tarzları yanyana görebiliyoruz… birkaç yüzyıl eskilerde yürürken, bir anda kendinizi başka bir yüzyılda, başka bir ülkede buluyorsunuz… Yürümeye devam ederken Tito’nun hala sönmeyen ateşi çıkıyor karşımıza etkileyici… Boşnakların maraşel Tito’ya olan düşkünlüklerini biliyordum ama bu kadar yürekten bağlı olduklarını görmek etkileyici… Atatürk benim için neyse sanıyorum Tito’da onlar için o… hemen Kapitalist düzenin turistleri olarak hala yanmaya çalışan sosyalist ateşin önünde fotoğraf çektiriyoruz ve yaptığımız şeyin ironisiyle gülüyoruz… hımmm bi “Burek” alıp yesek mi?? Biraz daha şehir sokaklarında yürüyoruz bir çay molası verip tatil süresince ilk demleme “türk çay”ımızı içiyoruz ohhhh iyi geldi… sırada “İnad Kuça” var İnat evi. Hikayesi ilginç bir ev burası söylentiye gore şehrin parlemento binasını yapmak istedikleri arazide evi olan kişi bi bi türlü araziyi onlara vermeye razı olmaz evimi tuğla tuğla başka bir yere taşırsanız olur der… ve ev nehrin karşı kıyısına parça parça taşınır… hikaye doğrumudur bilinmez ama kardeşim Caner’in gözlerinde “burası senin evin” diyen bakışı hemen yakalıyorum :)) ne yani inatçımıyım ben!!!! Evin önünde sizler için poz veriyorum bol bol… dönüş yolumuz uzun olacağı için hava kararırken ayrılıyoruz Saraybosnadan yol boyunca komunizmin yüksek beton ve hala savaşın izlerini taşıyan bloklarını görüyoruz… şehrin bu kısmı savaş izlerini yakından görebildiğimiz için kasvetli acı kötü bir his bırakıyor üzerimde……yetmiyor aslında bir gün bu şehre ama şimdilik tanışmış olmakla yetiniyoruz… dönüş yolunda rehberimiz Doğan zaten gördüklerinden oldukça etkilenmiş olan bizlere bosnalı yönetmen Danis Tanovic’in 2001 yılı yapımı No Man’s Land filmini izletiyor… Hırvat şöförümüz Dario filmi izlemesede dili anladığı için arada kahkalarla gülüyor…. Etkileyici bir film… Zaten yorgun olan bizlere bir de rehberimizin Bayram çikolatası niyetine ikram ettiği Erik rakısının rehaveti çöküyor… gerçi buna ikram denmez ön koltuk dörtlüsü olarak koca bir şişeyi bitiriyoruz ve tahmin edeceğiniz üzere herkes sağlam ben sarhoş otobüsten iniyoruz…. :)sabah dörtte başlayan gün gece bir de bitiyor ama tüm bu yorgunluğa değen bir gün oluyor…. :)
Ooo yine ne çok yazmışım üçüncü ve son bölüm yarına kalsın artık…
Görüşmek üzere….
Dilek'in Hikayesi: Yüreğim Dinar dağlarından Adriyatik kıyılarını seyretmekte hala…. (ilk bölüm) Aralık 2009
Ben döndüüüümmmmm!!!! Özleyenlerinize duyrulur :)
Domuz gribinin ya da annemi bu Bayram yalnız bırakacak olmanın bile beni engelleyemediği kısa gibi görünen ama epey uzun ve yorucu bir tatilden döndüm… gördüğüm duyduğum herşeyi sizinle paylaşmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum.. sonbahardan mı yoksa duygusallaşıyor muyum ara ara bilmem ama çoook etkilendim gördüklerimden… Mustafa Balbay’ın daha özgürce düşüncelerini söyleyebildiği bir ülke olduğumuz zamanda(!) yazdığı balkanlar kitabı elimizde biz de başlıyoruz bu coğrafya hakkında gerçekten fikir sahibi olmaya… ve itiraf ediyorum gerçekte hiçbirşey bilmiyormuşum buralar hakkında!!! Fonda Halid Beslic şarkıları başlayayım yazmaya….
Eski Yugoslavyanın bir parçaçık kısmını gezdim ama Adriyatik beni kendine aşık etti… yeniden gelip görmek daha uzun daha sindire sindire vakit geçirmek istiyorum onunla… hatta kıyılarını tekneyle yavaş yavaş gezmek 1000 in üzerindeki adaların arasında kaybolmak…. değişik bir coğrafya acılarla dolu bir tarih… bir çok etnik kökene dine sahip halkın bir arada yaşamaya çalıştığı bir yer… bi sure yaşanan sorunsuz ve başarılı güçlü bir dönem ardından bölünüş… çıkan iç savaş sonucu acımasız ve utanç verici hala izleri yüzlerde akıllarda şehirlerde olan savaş dönemi… yeniden inşa süreci… yemekleri, müziği güzel sıcak insanları ile keyifli bir parçası koca dünyamızın…
Ilk durak Hırvatistan’ın sanat ve kültür şehri Dubrovnik; tarih boyunca ne bir stratejik ne de askeri önemi olmuş bir şehir ama sürekli işgal savaş görmüş bir şehir Dubrovnik. Etkileyici ruhu olan şehirlerden. Çok iyi korunmuş olmasından belki de… geçirdiği iki Büyük depremde ve 1992 deki savaşta neredeyse yüzde doksanını yeniden yeniden kaybetmiş ancak aslına uygun yeniden inşa edebilmiş bir şehir. Kiremitlere bakınca anlıyorsunuz aslında tüm binaların ne kadar yeni olduğunu…. Osmanlının hakimiyetinde çok uzun zaman kalmış vergi vermiş ama kültüründen çok etkilenmemiş bir şehir… venedik havası var… E zaten tarih boyunca da Venedikliler Tuza sebep mütemadiyen dubrovnik’e saldırmışlar J Dar sokakları tepelere doğru tırmanan merdivenli yapısı karmakarışıkmış gibi görünsede belli bir düzeni olan Italyan mimarisinden etkilenmiş adriyatikte estetik ve sanatın merkezi bir şehir.
Daha sonra en genç ikinci ülke olan Karadağ’a gidiyoruz sadece bir gün geçirmek için… yüzünü suya dönmüş bir yaşam var buralarda da…. yaz mevsimi olsa Adriyatiğin en güzel kıyılarına kumlu plajlarına sahip bu ülkede öyle bir gün falan geçiremezdim sanırım yeni aşık olduğum Adriyatiğin kollarına bırakıverirdim kendim hiç düşünmeksizin -ki kış olmasına rağmen ellerimi ve ayaklarımı kendisinden uzak tutamadım- :)))… allahtan ılık bir sonbahar hasta olmadan geri dönebilirim sanırım… :) yol boyu keyifli… manzaralı… güneye doğru inip Kotor körfezininin etrafını dolaşıyoruz. Kotor yüksek dağlarla çevrili bir şehir. Yine dubrovnik’teki stadi grad gibi eski şehir merkezi var.. Malesef ünlü marinasını gezmeye vaktimiz kalmıyor. Bu arada öğrendiğimize gore Yugoslavya Tito zamanında denizde yüzebilen her şeyi üretebilen yüzlerce tersaneye sahip bir ülkeymiş petrol platformları bile… .şimdi hiçbiri kalmamış belki biraz eski tersanelerinde gemi tamiratı yapıyorlar… Kotor’a doğru giderken yolda sadece bir tane tersane görüyoruz. Yoldaki en ilginç detay denize dik uzanan dağlara yapılmış olan denizaltı sığınaklarıydı… aralıklarla kocaman mağaralar oyulmuş dağlara savaş gemilerinin sığınağı olsun diye… Üşenmeden kotor körfezini geçip karadağ’ın en ünlü sahil kasabası Budva’ya geliyoruz… singapurlulara sattıkları adası butik oteller ve casinolarla dolunca iyiden iyiye ünlü bir tati merkezi olacğı belli… hükümetin itina ile çok akıllıca yöntemlerle tanıtım reklamını yaptığı sosyetenin gözdesi olmaya aday bir şehir… buranın da eski bir şehir merkezi var deniz kıyısında küçücük… burda yaramazlık yapıp girilmez demesine yasak olmasın rağmen kimse görmeden şehir surlarına tırmanıyor ve şehrin etrafını birde surlardan geziyoruz… muhteşem…. Biraz da heyecanlanıyoruz çünkü denediğimiz çıkış kapılarının hepsi kilitli… en sonun da kimselere yakalanmadan açık bir kapıdan aşağıya inebiliyoruz… :) dalından çaldığımız mandalina da cabası… Karadağla ilgili kısa bir not hanımlar bu sizin için beyler siz okumasınız da olur.… ;) hırvatlarda fena sayılmazdı ama karadağ muhteşem yakışıklı erkeklerin ülkesi ve de yolda size gülümseyip göz kırpacak kadar sıcaklar… Yanımda elimi sıkı sıkı tutan kardeşim ve Nihancım olmasa kesin o gülüşün peşinden giderdim :) geri dönmezdim bi süre….. ;)
Ertesi gün, gün ağarmadan Mostar Saraybosna yolunda olacağımız için geceyi yakışıklı barmenin olduğu irish Pubda istemesekte erkenden noktalıyor ve yollarda kaybolarak bi şekilde otelimize ulaşıp hemencecik uyuyoruz…
Bir sonraki gün yeni bir ülke için yola çıkmak için sabah dörtte uyanıyoruz… L evet yolumuz biraz uzun once köprüler şehri Mostar’I göreceğiz sonrada Saray’ın gözdesi Bosna Hersek’in başşehri Avrupanın ortasında üç buçuk yıl kuşatmada kalmış savaşın en çirkin yüzünü görmüş buna rağmen direnmiş ve yeniden ayağa kalkmış belki de bu yüzden beni de çok etkileyen şehir Saraybosna’ya gideceğiz… sabah alacakaranlık bile değildi uyandığımızda ve gökyüzü bu gün yağmur var diyordu J yine de en keyifli gezimiz yağmura rağmen bu oldu…. Dubrovnik’ten kuzeye doğru ilerlemeye başlıyoruz… bir saat sonra sonra sınır’a geliyoruz “aaa ne yakınmış diyoruz Bosna Hersek… “ bir 15 Km geçtikten sonra tekrar bir sınır çıkıyor karşımıza… şaşkınlık !!! Hırvatistana yeniden giriş yapıyoruz J arada kalan bu 15 Km bölge meğerse Bosna Hersek’in denize olan tek kıyısı Neum bölgesiymiş… haritada bakınca göreceksiniz komik bir sınır çizgisi var bu bölgede kesişen kümeler gibi birbiri içinde sınırlar…bana da çok ilginç geldiği için kısacık bir kaç bilgi vereyim burda vergi oranı %1 pek çokda vergi istisnası var-turizmi desteklemek için muhteşem bir yol… ağırlıklı Hırvatların yaşadığı bir yer zaten ama Hırvatistandan insanlar alışveriş ve tatil için bu avantaj nedeniyle buraya geliyorlarmış… Hırvat hükümeti hem bu çiftli sınır geçişinden kurtulmak için- çünkü en önemli liman kenti Split ile Dubrovnik’i birbirine bağlayan yol üzerinde Neum- kendi toprağı olan yarımadayı (notlarıma bakmam lazım adını hatırlayamadım) birleştiren bir köprü yapmak istiyor. Inşaata başlanmamış ama sanırım alınacak avrupa birliği fonlarıyla bir an once yapacaklar… bu bölge her iki ülkede bağımsızlıklarını ilan ettiğinde tartışma konusu olmuş ama bölgenin gerçek sahibi kim dersiniz??? Osmanlı!!! yani o toprakların tapusu bizde… zamanında alacağımız olan vergi borcuna karşılık osmanlıya verilmiş bir toprak ; işgal söz konusu değil sadece bastırmış parayı almışız :) keşke adriyatik denizin de bizimde bir kıyımız olsaymış vermeseymişiz kimseye :)bi yerde okuduğum yerinde bir tanımlama ile “bosnalılara ayaklarını denize sokacakları” bir yer bırakılmış adriyatikte….
Yol boyu dağlarda turuncunun sarının ve yeşilin her tonunu görmek mümkün ne güzel bir mevsim bu sonbahar!!! Dağlar göğe doğru uzanıyor ve üzerlerinde bulutlar… yağmur yağıyor… bir an Norveç fiyortlarındaymışım hissine kapılıyorum yollarda yine tüneller var tabi ki Norveç tünelleri ile kıyaslanınca çok daha kısalar… gözüm denizin mavisine dağların yeşile doyuyor bir kez daha :)
Ikinci bölümde Saraybosna ve Mostar ve son günkü durağımız Korcula adasından bahsedeceğim anlatacak o kadar çok şey varmış ki meğerse yazmaktan yoruldum :)
Umarım birazcıkta olsa siz de aldığım keyfin birazını hissetmişsinizdir… ve bu gün bir arkadaşım bana söz verdi eğer tekne transferi yaparsa beni de alacak yanına ve ben de adriyatik kıyılarını denizden görebileceğimmmmmm kendisinin gözlerinden bol bol öpüyorum süpersin sen diyorummmmm!!!! O kendini biliyor :)))))
Özlemişim sizleri hepinizi tek tek en kocamanından kucaklıyorum…
Domuz gribinin ya da annemi bu Bayram yalnız bırakacak olmanın bile beni engelleyemediği kısa gibi görünen ama epey uzun ve yorucu bir tatilden döndüm… gördüğüm duyduğum herşeyi sizinle paylaşmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum.. sonbahardan mı yoksa duygusallaşıyor muyum ara ara bilmem ama çoook etkilendim gördüklerimden… Mustafa Balbay’ın daha özgürce düşüncelerini söyleyebildiği bir ülke olduğumuz zamanda(!) yazdığı balkanlar kitabı elimizde biz de başlıyoruz bu coğrafya hakkında gerçekten fikir sahibi olmaya… ve itiraf ediyorum gerçekte hiçbirşey bilmiyormuşum buralar hakkında!!! Fonda Halid Beslic şarkıları başlayayım yazmaya….
Eski Yugoslavyanın bir parçaçık kısmını gezdim ama Adriyatik beni kendine aşık etti… yeniden gelip görmek daha uzun daha sindire sindire vakit geçirmek istiyorum onunla… hatta kıyılarını tekneyle yavaş yavaş gezmek 1000 in üzerindeki adaların arasında kaybolmak…. değişik bir coğrafya acılarla dolu bir tarih… bir çok etnik kökene dine sahip halkın bir arada yaşamaya çalıştığı bir yer… bi sure yaşanan sorunsuz ve başarılı güçlü bir dönem ardından bölünüş… çıkan iç savaş sonucu acımasız ve utanç verici hala izleri yüzlerde akıllarda şehirlerde olan savaş dönemi… yeniden inşa süreci… yemekleri, müziği güzel sıcak insanları ile keyifli bir parçası koca dünyamızın…
Ilk durak Hırvatistan’ın sanat ve kültür şehri Dubrovnik; tarih boyunca ne bir stratejik ne de askeri önemi olmuş bir şehir ama sürekli işgal savaş görmüş bir şehir Dubrovnik. Etkileyici ruhu olan şehirlerden. Çok iyi korunmuş olmasından belki de… geçirdiği iki Büyük depremde ve 1992 deki savaşta neredeyse yüzde doksanını yeniden yeniden kaybetmiş ancak aslına uygun yeniden inşa edebilmiş bir şehir. Kiremitlere bakınca anlıyorsunuz aslında tüm binaların ne kadar yeni olduğunu…. Osmanlının hakimiyetinde çok uzun zaman kalmış vergi vermiş ama kültüründen çok etkilenmemiş bir şehir… venedik havası var… E zaten tarih boyunca da Venedikliler Tuza sebep mütemadiyen dubrovnik’e saldırmışlar J Dar sokakları tepelere doğru tırmanan merdivenli yapısı karmakarışıkmış gibi görünsede belli bir düzeni olan Italyan mimarisinden etkilenmiş adriyatikte estetik ve sanatın merkezi bir şehir.
Daha sonra en genç ikinci ülke olan Karadağ’a gidiyoruz sadece bir gün geçirmek için… yüzünü suya dönmüş bir yaşam var buralarda da…. yaz mevsimi olsa Adriyatiğin en güzel kıyılarına kumlu plajlarına sahip bu ülkede öyle bir gün falan geçiremezdim sanırım yeni aşık olduğum Adriyatiğin kollarına bırakıverirdim kendim hiç düşünmeksizin -ki kış olmasına rağmen ellerimi ve ayaklarımı kendisinden uzak tutamadım- :)))… allahtan ılık bir sonbahar hasta olmadan geri dönebilirim sanırım… :) yol boyu keyifli… manzaralı… güneye doğru inip Kotor körfezininin etrafını dolaşıyoruz. Kotor yüksek dağlarla çevrili bir şehir. Yine dubrovnik’teki stadi grad gibi eski şehir merkezi var.. Malesef ünlü marinasını gezmeye vaktimiz kalmıyor. Bu arada öğrendiğimize gore Yugoslavya Tito zamanında denizde yüzebilen her şeyi üretebilen yüzlerce tersaneye sahip bir ülkeymiş petrol platformları bile… .şimdi hiçbiri kalmamış belki biraz eski tersanelerinde gemi tamiratı yapıyorlar… Kotor’a doğru giderken yolda sadece bir tane tersane görüyoruz. Yoldaki en ilginç detay denize dik uzanan dağlara yapılmış olan denizaltı sığınaklarıydı… aralıklarla kocaman mağaralar oyulmuş dağlara savaş gemilerinin sığınağı olsun diye… Üşenmeden kotor körfezini geçip karadağ’ın en ünlü sahil kasabası Budva’ya geliyoruz… singapurlulara sattıkları adası butik oteller ve casinolarla dolunca iyiden iyiye ünlü bir tati merkezi olacğı belli… hükümetin itina ile çok akıllıca yöntemlerle tanıtım reklamını yaptığı sosyetenin gözdesi olmaya aday bir şehir… buranın da eski bir şehir merkezi var deniz kıyısında küçücük… burda yaramazlık yapıp girilmez demesine yasak olmasın rağmen kimse görmeden şehir surlarına tırmanıyor ve şehrin etrafını birde surlardan geziyoruz… muhteşem…. Biraz da heyecanlanıyoruz çünkü denediğimiz çıkış kapılarının hepsi kilitli… en sonun da kimselere yakalanmadan açık bir kapıdan aşağıya inebiliyoruz… :) dalından çaldığımız mandalina da cabası… Karadağla ilgili kısa bir not hanımlar bu sizin için beyler siz okumasınız da olur.… ;) hırvatlarda fena sayılmazdı ama karadağ muhteşem yakışıklı erkeklerin ülkesi ve de yolda size gülümseyip göz kırpacak kadar sıcaklar… Yanımda elimi sıkı sıkı tutan kardeşim ve Nihancım olmasa kesin o gülüşün peşinden giderdim :) geri dönmezdim bi süre….. ;)
Ertesi gün, gün ağarmadan Mostar Saraybosna yolunda olacağımız için geceyi yakışıklı barmenin olduğu irish Pubda istemesekte erkenden noktalıyor ve yollarda kaybolarak bi şekilde otelimize ulaşıp hemencecik uyuyoruz…
Bir sonraki gün yeni bir ülke için yola çıkmak için sabah dörtte uyanıyoruz… L evet yolumuz biraz uzun once köprüler şehri Mostar’I göreceğiz sonrada Saray’ın gözdesi Bosna Hersek’in başşehri Avrupanın ortasında üç buçuk yıl kuşatmada kalmış savaşın en çirkin yüzünü görmüş buna rağmen direnmiş ve yeniden ayağa kalkmış belki de bu yüzden beni de çok etkileyen şehir Saraybosna’ya gideceğiz… sabah alacakaranlık bile değildi uyandığımızda ve gökyüzü bu gün yağmur var diyordu J yine de en keyifli gezimiz yağmura rağmen bu oldu…. Dubrovnik’ten kuzeye doğru ilerlemeye başlıyoruz… bir saat sonra sonra sınır’a geliyoruz “aaa ne yakınmış diyoruz Bosna Hersek… “ bir 15 Km geçtikten sonra tekrar bir sınır çıkıyor karşımıza… şaşkınlık !!! Hırvatistana yeniden giriş yapıyoruz J arada kalan bu 15 Km bölge meğerse Bosna Hersek’in denize olan tek kıyısı Neum bölgesiymiş… haritada bakınca göreceksiniz komik bir sınır çizgisi var bu bölgede kesişen kümeler gibi birbiri içinde sınırlar…bana da çok ilginç geldiği için kısacık bir kaç bilgi vereyim burda vergi oranı %1 pek çokda vergi istisnası var-turizmi desteklemek için muhteşem bir yol… ağırlıklı Hırvatların yaşadığı bir yer zaten ama Hırvatistandan insanlar alışveriş ve tatil için bu avantaj nedeniyle buraya geliyorlarmış… Hırvat hükümeti hem bu çiftli sınır geçişinden kurtulmak için- çünkü en önemli liman kenti Split ile Dubrovnik’i birbirine bağlayan yol üzerinde Neum- kendi toprağı olan yarımadayı (notlarıma bakmam lazım adını hatırlayamadım) birleştiren bir köprü yapmak istiyor. Inşaata başlanmamış ama sanırım alınacak avrupa birliği fonlarıyla bir an once yapacaklar… bu bölge her iki ülkede bağımsızlıklarını ilan ettiğinde tartışma konusu olmuş ama bölgenin gerçek sahibi kim dersiniz??? Osmanlı!!! yani o toprakların tapusu bizde… zamanında alacağımız olan vergi borcuna karşılık osmanlıya verilmiş bir toprak ; işgal söz konusu değil sadece bastırmış parayı almışız :) keşke adriyatik denizin de bizimde bir kıyımız olsaymış vermeseymişiz kimseye :)bi yerde okuduğum yerinde bir tanımlama ile “bosnalılara ayaklarını denize sokacakları” bir yer bırakılmış adriyatikte….
Yol boyu dağlarda turuncunun sarının ve yeşilin her tonunu görmek mümkün ne güzel bir mevsim bu sonbahar!!! Dağlar göğe doğru uzanıyor ve üzerlerinde bulutlar… yağmur yağıyor… bir an Norveç fiyortlarındaymışım hissine kapılıyorum yollarda yine tüneller var tabi ki Norveç tünelleri ile kıyaslanınca çok daha kısalar… gözüm denizin mavisine dağların yeşile doyuyor bir kez daha :)
Ikinci bölümde Saraybosna ve Mostar ve son günkü durağımız Korcula adasından bahsedeceğim anlatacak o kadar çok şey varmış ki meğerse yazmaktan yoruldum :)
Umarım birazcıkta olsa siz de aldığım keyfin birazını hissetmişsinizdir… ve bu gün bir arkadaşım bana söz verdi eğer tekne transferi yaparsa beni de alacak yanına ve ben de adriyatik kıyılarını denizden görebileceğimmmmmm kendisinin gözlerinden bol bol öpüyorum süpersin sen diyorummmmm!!!! O kendini biliyor :)))))
Özlemişim sizleri hepinizi tek tek en kocamanından kucaklıyorum…
Dilek'in Hikayesi : Sonbahar hüznün ve kayıpların mevsimi oldu bu sene.... :( 04 Kasım 2009
Merhabalar yeniden kış geldi yaşasın değil mi? artık büyülü bir yoldan geliyorum işe :)sislerin arasından….
Size aslında pek çok haberim var özellikle de projede geldiğimiz nokta ile ilgili... ancak ya artık bu gelişmeleri bi şekilde beklediğimiz kanıksadığımız için ya da ben biraz heyecanımı yitirdiğim için olsa gerek eskisi kadar her gelişmeden çoook büyük çoşkular ve heyecanlar duyamıyorum... ama yine de mendirekten geldiğimi görünce yaramaz Numan'ın sevinçle koşup boynuma çılgınca atlayıp yanaklarımı öpmesi sanıyorum herşeye değiyor... :)))) çocuklar sevme yeteneği ile doğuyor ama biz bu yeteneği zaman içinde yitirmelerine sebep oluyoruz der Osho... sanırım biraz haklılık payı var... düşünsenize en son kimin boynuna böyle sevinçle atladınız...???
O kadar uzun zaman oldu ben bunu yapmayalı.... demek ki hayatımdaki herşeyi kanıksamışım... ya beni yerimden zıp zıp zıplatacak sevinçten göklere uçuracak şeyler artık sık sık olmuyor, ya da ben yaşama dair o saf coşkumu kaybediyorum.... lütfen ikincisi olmasın... :(((( ama tabi tüm bu sevinci içimde tutabilmek benim elimde ama bu öyle zor ki :(
En nefret ettiğim şey birileriyle karşılaştığında sana sarılışlarının vazife gibi olması, alışkanlıkla sadece yanaklarını değdirerek öpüyormuş yapmaları... offff!!! eğer bana sarılmak içinden gelmiyorsa ya da öpmek yapmaaaaaa!!!! ben bunu içimden gelmediği zaman yapmamaya çalışıyorum ama o zamanda bana mesafeli ve soğuk diyorlar :)))) ama cumartesi sabahı güne muhteşem paha biçilemez içten bir kucaklamayla başladım.... :))) o yüzden çok keyifli bir gündü ve de heyecanlı... yaramaz Numan bir anda tekneden suya cuuuuup diye düşüverdi... çok da korktu sanırım ıslak fare... hemen aldık kıyıya dişleri takırdarken sardık sarmaladık ama onca üşümeye rağmen aklı hala tekne de ve yelkendeydi ona çok güldüm... sanıyorum benim gibi onlar içinde artık vazgeçilmez oldu deniz.... çocukluğundan beri yelken yapanlarda belki alışkanlıkla beraber o sevgi vardır ama benim gibi bir kaç yıldır denizin üzerinde olanlar için sanıyorum aşkla yapılan bişey... hani aşık olduğunuzda da karşınızdaki üzer sizi buzz gibi yapar bazen :) ama yine de onu her gördüğünüzde gözleriniz pırıl pırıl parlar vazgeçemezsiniz ya... bende ki öyle bir aşk... ve benimle beraber bu aşkı paylaşan herkesi de öyle yürekten seviyorum ki! ya da sevdiğim herkesin yüreğine bu aşkı düşürmeye çalışıyorum :)))) valla bıktı herkes benim “ hadi sizde yelken yapın” dememden... ;)))
Ama malesef bu kışın hedeflerinde olan sponsorlu yelken takımı hedefimizde sonuç bir hayal kırıklığı... :( en azından hala bir takımımız var ve birlikteyiz :))) yine de bu kışı yelken yaparak geçirmek için elimizden geleni yapıyoruz... şans dileyin de işler umduğumuz gibi gitsin... ki sizde her aldığımız madalya ile gurur duyun :)))) görmemişin iki üç madalyası olmuş hesabı geçen kışın madalyaları hala masamda bana göz kırparak duruyor zavallı temizlikçi teyzemiz her seferinde söyleniyor aman ne çok incik boncuk var diye bilse o boncuklar için ne çok uğraştık hırpaladık kendimizi ve her onlara baktığımda takımla geçirdiğim güzel zamanlar aklıma geliyor mutlu oluyorum... :)))) bu arada sevgili takım kupalarımız nerelerde??? bi de yanlarına kupa koysaydık... :))
Projede olan en önemli gelişme İzmir Büyükşehir Belediyesinin kulup olarak kullanabilmemiz için bize bir yer vermesi... Ve oraya bir kayıkhane yapabilecek olmamız... bu oldukça güzel ve önemli bir gelişme bakalım neler olacak??? Bize ait bi yer… kulağa muhteşem geliyor…. Ve bize ait iki yepyeni teknemiz var artık :)
Onun dışında hepinize gururla duyurmaktan onur duyarım ki hayatımda ilk kez koca bir şirketin bütçesini nerdeyse tek başıma yaptımmmmm!!!! evet gözden kaçırdığım bir kaç husus için destek aldım ama eeee ilk seferinde olur o kadar... umutluyum kendimden sanırım Genel Müdür olabileceğim ben ;)))) ve biten 2010 bütçesinden sonra azıcık rahatlamış olsam da yıl sonu yoğunluğum başladı bile... bunun yanısıra başka bir sürü dert işle ilgili peşimi bırakmıyor.... yavaş yavaş büyüyorum işte de... ama huysuzluklarımda artıyor malesef işteki stresin artmasıyla… uykuda diş sıkmak gibi kendime zarar veren yeni bir alışkanlığım var L yoga bile işe yaramıyor…. Boyun ağrılarım gerçekten endişe verici…. Ama atlatacağım biliyorum….
Bu aralar tüm bunların yanısıra kayıpların zamanıydı… sevdiklerimi önemsediklerimi yavaş yavaş yitirmeye başlıyorum… insan çevresinde yakından tanıdığı kişiler artık ölmeye başladığında daha bir farklı hissediyor biliyorsunuz ölüm bana uzak bi kavram değil babam yüzünden ancak onu sadece bir istisna olarak düşünmüşüm ya da üzerinden çok zaman geçmiş ben nasıl acıdığımı korktuğumu unutmuşum ölüm söz konusu olunca…. Çok yakın aralaıklarla aldığım ölüm haberleri çok üzdü beni malesef…alışmam lazım biliyorum ama inatçılığım bu konuda da kendini gösteriyor…. :))) tevekkül sahibi insanlara ne çok özeniyorum… oysa benim yüreğim mütemadiyen isyan halinde… biliyorum biliyorum temel kurallardan biri kabullenmek ve doğal akışa bırakmak… ama benim için hala çok zor bu…. Deniyorum deniyorum….
Gelelim aşka… umutsuz halim devam etmekte malesef yüreğim hala kimseler için çarpmıyor öyle heyecanla deli deli…. amaaaaaaaa sanıyorum dikkatimi çekmeyi başaran biri var!! :) artık birini yakından tanımak için çaba gösteriyorum en azından… bu da bişeydir değil mi? yüreğimi ısıtıyor böyle bir ayrıntı…. Ama kendimden emin olamıyorum hala… temkinli olmalıyım diye o kadar çok söylemişim ki kendime herşeye ve herkese şüphe ile yaklaşıyorum… bir sonraki hikayede eğer onunla ilgili bir detay olmazsa bilin ki cesaret edemedim..
Merakla ben de bekliyorum önümüzdeki günlerin bana neler getireceğini… yaşamın en güzel yanı bu süprizler galiba…. :)
Süprizleriniz hep güzel olsun…
Sevgilerimle….
Size aslında pek çok haberim var özellikle de projede geldiğimiz nokta ile ilgili... ancak ya artık bu gelişmeleri bi şekilde beklediğimiz kanıksadığımız için ya da ben biraz heyecanımı yitirdiğim için olsa gerek eskisi kadar her gelişmeden çoook büyük çoşkular ve heyecanlar duyamıyorum... ama yine de mendirekten geldiğimi görünce yaramaz Numan'ın sevinçle koşup boynuma çılgınca atlayıp yanaklarımı öpmesi sanıyorum herşeye değiyor... :)))) çocuklar sevme yeteneği ile doğuyor ama biz bu yeteneği zaman içinde yitirmelerine sebep oluyoruz der Osho... sanırım biraz haklılık payı var... düşünsenize en son kimin boynuna böyle sevinçle atladınız...???
O kadar uzun zaman oldu ben bunu yapmayalı.... demek ki hayatımdaki herşeyi kanıksamışım... ya beni yerimden zıp zıp zıplatacak sevinçten göklere uçuracak şeyler artık sık sık olmuyor, ya da ben yaşama dair o saf coşkumu kaybediyorum.... lütfen ikincisi olmasın... :(((( ama tabi tüm bu sevinci içimde tutabilmek benim elimde ama bu öyle zor ki :(
En nefret ettiğim şey birileriyle karşılaştığında sana sarılışlarının vazife gibi olması, alışkanlıkla sadece yanaklarını değdirerek öpüyormuş yapmaları... offff!!! eğer bana sarılmak içinden gelmiyorsa ya da öpmek yapmaaaaaa!!!! ben bunu içimden gelmediği zaman yapmamaya çalışıyorum ama o zamanda bana mesafeli ve soğuk diyorlar :)))) ama cumartesi sabahı güne muhteşem paha biçilemez içten bir kucaklamayla başladım.... :))) o yüzden çok keyifli bir gündü ve de heyecanlı... yaramaz Numan bir anda tekneden suya cuuuuup diye düşüverdi... çok da korktu sanırım ıslak fare... hemen aldık kıyıya dişleri takırdarken sardık sarmaladık ama onca üşümeye rağmen aklı hala tekne de ve yelkendeydi ona çok güldüm... sanıyorum benim gibi onlar içinde artık vazgeçilmez oldu deniz.... çocukluğundan beri yelken yapanlarda belki alışkanlıkla beraber o sevgi vardır ama benim gibi bir kaç yıldır denizin üzerinde olanlar için sanıyorum aşkla yapılan bişey... hani aşık olduğunuzda da karşınızdaki üzer sizi buzz gibi yapar bazen :) ama yine de onu her gördüğünüzde gözleriniz pırıl pırıl parlar vazgeçemezsiniz ya... bende ki öyle bir aşk... ve benimle beraber bu aşkı paylaşan herkesi de öyle yürekten seviyorum ki! ya da sevdiğim herkesin yüreğine bu aşkı düşürmeye çalışıyorum :)))) valla bıktı herkes benim “ hadi sizde yelken yapın” dememden... ;)))
Ama malesef bu kışın hedeflerinde olan sponsorlu yelken takımı hedefimizde sonuç bir hayal kırıklığı... :( en azından hala bir takımımız var ve birlikteyiz :))) yine de bu kışı yelken yaparak geçirmek için elimizden geleni yapıyoruz... şans dileyin de işler umduğumuz gibi gitsin... ki sizde her aldığımız madalya ile gurur duyun :)))) görmemişin iki üç madalyası olmuş hesabı geçen kışın madalyaları hala masamda bana göz kırparak duruyor zavallı temizlikçi teyzemiz her seferinde söyleniyor aman ne çok incik boncuk var diye bilse o boncuklar için ne çok uğraştık hırpaladık kendimizi ve her onlara baktığımda takımla geçirdiğim güzel zamanlar aklıma geliyor mutlu oluyorum... :)))) bu arada sevgili takım kupalarımız nerelerde??? bi de yanlarına kupa koysaydık... :))
Projede olan en önemli gelişme İzmir Büyükşehir Belediyesinin kulup olarak kullanabilmemiz için bize bir yer vermesi... Ve oraya bir kayıkhane yapabilecek olmamız... bu oldukça güzel ve önemli bir gelişme bakalım neler olacak??? Bize ait bi yer… kulağa muhteşem geliyor…. Ve bize ait iki yepyeni teknemiz var artık :)
Onun dışında hepinize gururla duyurmaktan onur duyarım ki hayatımda ilk kez koca bir şirketin bütçesini nerdeyse tek başıma yaptımmmmm!!!! evet gözden kaçırdığım bir kaç husus için destek aldım ama eeee ilk seferinde olur o kadar... umutluyum kendimden sanırım Genel Müdür olabileceğim ben ;)))) ve biten 2010 bütçesinden sonra azıcık rahatlamış olsam da yıl sonu yoğunluğum başladı bile... bunun yanısıra başka bir sürü dert işle ilgili peşimi bırakmıyor.... yavaş yavaş büyüyorum işte de... ama huysuzluklarımda artıyor malesef işteki stresin artmasıyla… uykuda diş sıkmak gibi kendime zarar veren yeni bir alışkanlığım var L yoga bile işe yaramıyor…. Boyun ağrılarım gerçekten endişe verici…. Ama atlatacağım biliyorum….
Bu aralar tüm bunların yanısıra kayıpların zamanıydı… sevdiklerimi önemsediklerimi yavaş yavaş yitirmeye başlıyorum… insan çevresinde yakından tanıdığı kişiler artık ölmeye başladığında daha bir farklı hissediyor biliyorsunuz ölüm bana uzak bi kavram değil babam yüzünden ancak onu sadece bir istisna olarak düşünmüşüm ya da üzerinden çok zaman geçmiş ben nasıl acıdığımı korktuğumu unutmuşum ölüm söz konusu olunca…. Çok yakın aralaıklarla aldığım ölüm haberleri çok üzdü beni malesef…alışmam lazım biliyorum ama inatçılığım bu konuda da kendini gösteriyor…. :))) tevekkül sahibi insanlara ne çok özeniyorum… oysa benim yüreğim mütemadiyen isyan halinde… biliyorum biliyorum temel kurallardan biri kabullenmek ve doğal akışa bırakmak… ama benim için hala çok zor bu…. Deniyorum deniyorum….
Gelelim aşka… umutsuz halim devam etmekte malesef yüreğim hala kimseler için çarpmıyor öyle heyecanla deli deli…. amaaaaaaaa sanıyorum dikkatimi çekmeyi başaran biri var!! :) artık birini yakından tanımak için çaba gösteriyorum en azından… bu da bişeydir değil mi? yüreğimi ısıtıyor böyle bir ayrıntı…. Ama kendimden emin olamıyorum hala… temkinli olmalıyım diye o kadar çok söylemişim ki kendime herşeye ve herkese şüphe ile yaklaşıyorum… bir sonraki hikayede eğer onunla ilgili bir detay olmazsa bilin ki cesaret edemedim..
Merakla ben de bekliyorum önümüzdeki günlerin bana neler getireceğini… yaşamın en güzel yanı bu süprizler galiba…. :)
Süprizleriniz hep güzel olsun…
Sevgilerimle….
Küçük kardeş minik kardeş can can can...16 Ekim 2009
Onunla ilk tanıştığım günü hayal meyal hatırlıyorum… o çok istediğim yolunu gözlediğim hakkında hayaller kurduğum minik kardeş…. Herkesin şımarık prensesi Dileğin papucunu dama atacak minik şey… Ondan iki yaş büyük olmanın verdiği o bilmişlikle her türlü kaprisime katlanan çünkü beni çok seven pek çok şeyi beraber öğrendiğimiz… bazen kıskanıp kızdığım bazen de inanılmaz bir şefkatle sevdiğim küçüğüm… oysa o şimdi kocaman bir adam… benim gözümde hiç büyümesede… :)
Canım biricik küçük kardeşim, iyi ki varsın. Iyi ki doğmuşsun… Sensiz bir ömür nasıl geçerdi??? Kiminle kavga eder kiminle oynardım… ilk tanıştığımız günü malesef hatırlamıyorum çok net ama senin çoook minicik kapkara buruş buruş olduğunu hatırlıyorum ve hayal kırıklığımı ”nasıl yani şimdi bu mu benimle oyunlar oynayacak kardeş” :) o zamanda şımarık ve kibirliymişim baksana :) nerden bilebilirdim hemen hızla geçeceğini zamanın ve bir sure sonra en birinci oyun arkadaşım en yakınım olacağını … seninle ilgili en net anım yumuşacık tombul tombul elini tutup bahçede yürüdüğüm zamanlar; sanıyorum sen iki bende dört yaşındaydık… o güzel yumuşacık tombul elin avuçlarıma sığmazdı ama ben ablaydım elini sıkı sıkı tutmam lazımdı ki seni koruyabileyim sinir olurdum elim elini sıkıca kavrayamadığı zaman… :) ama bir o kadar da seninle gurur duyardım… sonra nasıl ne ara büyüdünde şimdi sen beni kucağında gezdiriyorsun anlamadım??? :) şimdi abi sensin… korunacak küçük kardeşte ben :) sana bakınca bazen hala o iki yaşındaki halini görüyor olabilirim öyle de davranıyor olabilirim… kocaman bir adam olduğunu unutuyorum bazen ama bu seni çok sevdiğimden belki de… sen hayatımda sonuna kadar güvendiğim kavga bile etsek ufak tefek şeylerden asla kırılmadığım kızmadığım, saniyesinde affedebildiğim, mütemeadiyen mıncıklayıp öpmek istediğim, saçlarımı okşadığında huzur ve mutluluk duyduğum, beni hep kendinden once düşündüğünü bildiğim, gözlerinde bana olan sevgisini bu kadar net görebildiğim tek erkeksin… başım sıkıştığında aklıma gelen ilk şey seni aramak, aşık olduğumda hemen seninle paylaşmak , üzüldüğümde seninle dertleşmek, karar almam gerektiğinde en once senin fikrini duymak,… Sen hayatımda hep yanıbaşımda olsun sakın uzaklarda olmasın dediğim yanımda olmadığın her an çok özlediğim, biricik minicik Can’ımsın. Adın gibi candostumsun… sana sahip olduğum için ne kadar şükretsem az… gözlerin hep gülsün, o pırıl pırıl zekanla, başarılarınla, herşeyinle öyle çok gurur duyuyorum ki!!! Ama en çokta bana “abla” demenden…. :)
iyi ki varsın, ,iyi ki doğmuşsun…. Uzun, çoook uzun yılları mutlu, huzurlu birlikte geçirelim. Daha nice kutlayacak doğum günlerimiz olsun… seni çok seviyorum….
Canım biricik küçük kardeşim, iyi ki varsın. Iyi ki doğmuşsun… Sensiz bir ömür nasıl geçerdi??? Kiminle kavga eder kiminle oynardım… ilk tanıştığımız günü malesef hatırlamıyorum çok net ama senin çoook minicik kapkara buruş buruş olduğunu hatırlıyorum ve hayal kırıklığımı ”nasıl yani şimdi bu mu benimle oyunlar oynayacak kardeş” :) o zamanda şımarık ve kibirliymişim baksana :) nerden bilebilirdim hemen hızla geçeceğini zamanın ve bir sure sonra en birinci oyun arkadaşım en yakınım olacağını … seninle ilgili en net anım yumuşacık tombul tombul elini tutup bahçede yürüdüğüm zamanlar; sanıyorum sen iki bende dört yaşındaydık… o güzel yumuşacık tombul elin avuçlarıma sığmazdı ama ben ablaydım elini sıkı sıkı tutmam lazımdı ki seni koruyabileyim sinir olurdum elim elini sıkıca kavrayamadığı zaman… :) ama bir o kadar da seninle gurur duyardım… sonra nasıl ne ara büyüdünde şimdi sen beni kucağında gezdiriyorsun anlamadım??? :) şimdi abi sensin… korunacak küçük kardeşte ben :) sana bakınca bazen hala o iki yaşındaki halini görüyor olabilirim öyle de davranıyor olabilirim… kocaman bir adam olduğunu unutuyorum bazen ama bu seni çok sevdiğimden belki de… sen hayatımda sonuna kadar güvendiğim kavga bile etsek ufak tefek şeylerden asla kırılmadığım kızmadığım, saniyesinde affedebildiğim, mütemeadiyen mıncıklayıp öpmek istediğim, saçlarımı okşadığında huzur ve mutluluk duyduğum, beni hep kendinden once düşündüğünü bildiğim, gözlerinde bana olan sevgisini bu kadar net görebildiğim tek erkeksin… başım sıkıştığında aklıma gelen ilk şey seni aramak, aşık olduğumda hemen seninle paylaşmak , üzüldüğümde seninle dertleşmek, karar almam gerektiğinde en once senin fikrini duymak,… Sen hayatımda hep yanıbaşımda olsun sakın uzaklarda olmasın dediğim yanımda olmadığın her an çok özlediğim, biricik minicik Can’ımsın. Adın gibi candostumsun… sana sahip olduğum için ne kadar şükretsem az… gözlerin hep gülsün, o pırıl pırıl zekanla, başarılarınla, herşeyinle öyle çok gurur duyuyorum ki!!! Ama en çokta bana “abla” demenden…. :)
iyi ki varsın, ,iyi ki doğmuşsun…. Uzun, çoook uzun yılları mutlu, huzurlu birlikte geçirelim. Daha nice kutlayacak doğum günlerimiz olsun… seni çok seviyorum….
Mor'un her tonunda bir kadın için bu yazı...14 Ekim 2009
O kendini biliyor :) öyle özel, öyle muhteşem bir kadın ki!! Eflatundan koyu mora morun her tonu onda... Mor'un verdiği asalet zerafet,o güçlü sezgiler,yaratıcılık ve hoşgörü onda... o benim en yakın arkadaşım, biricik dostum, sırdaşım... bana çooook kızacağını bildiğim zamanlarda bile yüreğimdekileri tüm açıklığı ile paylaşabildiğim özel biri o... "bana kızacaksın ama" diye başlayıp suçlarımı bir biiiir saydığımda hep "sen canımsın" diyerek yanaklarımı öpen... her yaptığım şeyde beni destekleyen hiç bir zaman beni acımasızca eleştirmeyen, suçlamayan, ihtiyacım olduğunda yanımda hep olacağını bildiğim, beni sevişini gözlerinde gördüğüm, "yelkenci pisisin" sen deyişine bayıldığım, alman disiplinine sahip diye kızdırdığımız, "mesthhh" olduğunda çok sevimli ve gerçekte öyle yumuşak ve sevgi dolu bir kadın ki... o özel bir kadın, özel bir dost... Onu 5 yıl önce hayatıma getirene başka hiçbir şey için değil ama onun için hep minnet duyacağım :)
Çilek'im iyi ki doğmuşsun, bu yeni yaşında; hayatında hep güzellikler, iyilikler, bol aşk, bol Sevgi, bol bol kucaklaşma, bol öpücük, bol umut, bol bol mavi, çok çok başarı, yeterli para, bol sağlık olsun. ay bi de söylemezsem olmaz J güzel bol bol dans ettiğimiz çılgın bir düğün, papyon takacak yakışıklı bi Özgür damat, Sevdiklerin, dostların (yani ben) hep yakınında olsun.Yüzünden gülücükler eksik olmasın. Gözlerin güldüğünde hep şimdi ki gibi parlasın….
Çilek'im iyi ki doğmuşsun, bu yeni yaşında; hayatında hep güzellikler, iyilikler, bol aşk, bol Sevgi, bol bol kucaklaşma, bol öpücük, bol umut, bol bol mavi, çok çok başarı, yeterli para, bol sağlık olsun. ay bi de söylemezsem olmaz J güzel bol bol dans ettiğimiz çılgın bir düğün, papyon takacak yakışıklı bi Özgür damat, Sevdiklerin, dostların (yani ben) hep yakınında olsun.Yüzünden gülücükler eksik olmasın. Gözlerin güldüğünde hep şimdi ki gibi parlasın….
Dilek'in hikayesi : Hayatımı yaşanılır kılan küçük detaylarımı seviyorum....06 Ekim 2009
Neden bu kadar çok seviyorum bilmiyorum?
Neyi mi ?
Sizleri… yoga yapmayı… yelkeni… denizi, maviyi, sonbahar sarısını, güneşin sabahları gözüme kaçışını, çimenlerde yalınayak olmayı, sizlere mütemadiyen anlatmayı bunu yaparken de heyecanlanıp ellerimle kollarımla konuşmayı, arabada camlarımı yaz kış hep açık tutmayı, uyumadan azıcık okumayı, bazen de yazmayı… çocuklarla olmayı, sevdiklerim için pişirmeyi, şımarmak için fırsat bulur bulmaz şımarmayı, hasta olmayı bu yüzden önemsememeyi, minik bir kedi gibi davranmayı, hatta yelkenci pisi olmayı ;)… kırmızı ayakkabılarımı :) takım tshirtlerimizi, yazılarımı yazdığım mor kalemimi, pembe yorganımı, model model şapkalarımı, pek çoğunu artık giymeye utandığım için görmediğiniz rengarenk çoraplarımı, gün içinde sizden gelen iş harici mailleri cevaplamayı, sabahları gökyüzünde hem ay hem güneşi görebilmeyi, arabada avaz avaz şarkı söylerken kırmızı ışıkta durunca yanımdaki arabaya çaktırmadan göz atıp içindekilerin bana bakmadığını görünce şarkıya devam etmeyi, sorunsuz kapanan ay sonlarını, dipleri birbiriyle tutan raporları, genel müdürümün aklımdan geçenleri bazen okumasını ve konuşmadan onunla kavga etmeyi becermeyi, masamda ki beyaz yelkenlimle yanyana duran deniz yıldızı fotosunu, takvime işaretlediğim turuncu pembe mavi tarihlere bakmayı ama niye işaretlediğimi hatırlamamayı, menekşelerimi, kırmızı valizimi ve onunla yaptığım yolculukları, uçuşan ipekli şeyleri, tünelden geçerken radyonun yayının kesilmemesini , dalgaların kumda bıraktığım ayak izlerimi silip yok etmesini, sabahları annemin sesiyle uyanmayı, yazdıklarıma yorum yapmanızı hatta üşenmeyip güzel içten cevaplar yazmanızı, yağmur yağarken dışarda olmayı, kışın biraz sonra ısınacağımı bildiğim zamanlarda üşüyor olmayı umursamamayı, otobüsle uzaklara gitmeyi, uçakta ufuk çizgisine hayran hayran bakıp pamuk bulutların gerçekten öyle yumuşacık olduklarını ve üzerlerinde zıplamayı hayal etmeyi, karda yürürken ayakkabımın kara gömülmesini, kumsaldayken ayağımı gıdıklayan kumları, “sazan” olmayı –aceleciliğim ve dikkatsizliğim yüzünden bunu gerçekten başarmayı- , haftanın hiçbir gününü birbirinden ayırmamayı ama kışın Salı akşamlarının tarçın kokusunu içlerinde en çok sevmeyi,bazen şaşırıp ingilizce sorulan bir soruya italyanca cevap vermeyi, beklemediğim anda birinizden gelen komik smsleri, süprizleri, sizlere elimle yaptığım küçük hediyeler verebilmeyi, sizlerden de hediye almayı, buzdolabının üzerindeki yelkenli filomu :) Afşar Timuçin şirilerinin benim için yazılmış gibi gelmesini, Datça’ya giden yolu orda bulduğum huzuru ve bademleri :), Demir’in ve Rüzgar’ın büyüdüğünü görmeyi, yaşlansamda her yıl bir yaş daha doğum günümü ve o günkü şımarıklığımı, Ahmet ustanın turşularını, teknede uyuduğumda burnuma gelen hafif mazot kokusunu, küçük kardeşe saçımı okşatmayı, hala bebekmiş gibi onu dilediğim gibi sıkıştırıp mıncıklayıp öpmeyi, Sankalpamı :) , yelkenli kitap ayracımı, babamın anısı deniz kabuğu kolyemi……..orsa gitmeyi, sizinle aniden yapılan buluşma planlarını, su şişemi size açtırmayı, :))) taze demlenmiş çayı, bitter çikolatalı dondurmayı, şarkı sözlerini kendime gore uydurmayı ve doğrusunun öyle olduğuna da emin olmayı, terasta bol bol çiçek açıp hiç limon vermemiş olan limon ağacımı, bana yazma isteği veren “şey”i… ve yaşamı yaşanılır kılan tüm bu detayları oluşturduğunuz için en çok sizleri seviyorum :)
Gününüz güzel geçsin…
Neyi mi ?
Sizleri… yoga yapmayı… yelkeni… denizi, maviyi, sonbahar sarısını, güneşin sabahları gözüme kaçışını, çimenlerde yalınayak olmayı, sizlere mütemadiyen anlatmayı bunu yaparken de heyecanlanıp ellerimle kollarımla konuşmayı, arabada camlarımı yaz kış hep açık tutmayı, uyumadan azıcık okumayı, bazen de yazmayı… çocuklarla olmayı, sevdiklerim için pişirmeyi, şımarmak için fırsat bulur bulmaz şımarmayı, hasta olmayı bu yüzden önemsememeyi, minik bir kedi gibi davranmayı, hatta yelkenci pisi olmayı ;)… kırmızı ayakkabılarımı :) takım tshirtlerimizi, yazılarımı yazdığım mor kalemimi, pembe yorganımı, model model şapkalarımı, pek çoğunu artık giymeye utandığım için görmediğiniz rengarenk çoraplarımı, gün içinde sizden gelen iş harici mailleri cevaplamayı, sabahları gökyüzünde hem ay hem güneşi görebilmeyi, arabada avaz avaz şarkı söylerken kırmızı ışıkta durunca yanımdaki arabaya çaktırmadan göz atıp içindekilerin bana bakmadığını görünce şarkıya devam etmeyi, sorunsuz kapanan ay sonlarını, dipleri birbiriyle tutan raporları, genel müdürümün aklımdan geçenleri bazen okumasını ve konuşmadan onunla kavga etmeyi becermeyi, masamda ki beyaz yelkenlimle yanyana duran deniz yıldızı fotosunu, takvime işaretlediğim turuncu pembe mavi tarihlere bakmayı ama niye işaretlediğimi hatırlamamayı, menekşelerimi, kırmızı valizimi ve onunla yaptığım yolculukları, uçuşan ipekli şeyleri, tünelden geçerken radyonun yayının kesilmemesini , dalgaların kumda bıraktığım ayak izlerimi silip yok etmesini, sabahları annemin sesiyle uyanmayı, yazdıklarıma yorum yapmanızı hatta üşenmeyip güzel içten cevaplar yazmanızı, yağmur yağarken dışarda olmayı, kışın biraz sonra ısınacağımı bildiğim zamanlarda üşüyor olmayı umursamamayı, otobüsle uzaklara gitmeyi, uçakta ufuk çizgisine hayran hayran bakıp pamuk bulutların gerçekten öyle yumuşacık olduklarını ve üzerlerinde zıplamayı hayal etmeyi, karda yürürken ayakkabımın kara gömülmesini, kumsaldayken ayağımı gıdıklayan kumları, “sazan” olmayı –aceleciliğim ve dikkatsizliğim yüzünden bunu gerçekten başarmayı- , haftanın hiçbir gününü birbirinden ayırmamayı ama kışın Salı akşamlarının tarçın kokusunu içlerinde en çok sevmeyi,bazen şaşırıp ingilizce sorulan bir soruya italyanca cevap vermeyi, beklemediğim anda birinizden gelen komik smsleri, süprizleri, sizlere elimle yaptığım küçük hediyeler verebilmeyi, sizlerden de hediye almayı, buzdolabının üzerindeki yelkenli filomu :) Afşar Timuçin şirilerinin benim için yazılmış gibi gelmesini, Datça’ya giden yolu orda bulduğum huzuru ve bademleri :), Demir’in ve Rüzgar’ın büyüdüğünü görmeyi, yaşlansamda her yıl bir yaş daha doğum günümü ve o günkü şımarıklığımı, Ahmet ustanın turşularını, teknede uyuduğumda burnuma gelen hafif mazot kokusunu, küçük kardeşe saçımı okşatmayı, hala bebekmiş gibi onu dilediğim gibi sıkıştırıp mıncıklayıp öpmeyi, Sankalpamı :) , yelkenli kitap ayracımı, babamın anısı deniz kabuğu kolyemi……..orsa gitmeyi, sizinle aniden yapılan buluşma planlarını, su şişemi size açtırmayı, :))) taze demlenmiş çayı, bitter çikolatalı dondurmayı, şarkı sözlerini kendime gore uydurmayı ve doğrusunun öyle olduğuna da emin olmayı, terasta bol bol çiçek açıp hiç limon vermemiş olan limon ağacımı, bana yazma isteği veren “şey”i… ve yaşamı yaşanılır kılan tüm bu detayları oluşturduğunuz için en çok sizleri seviyorum :)
Gününüz güzel geçsin…
Subscribe to:
Posts (Atom)
Dilek'in hikayesi: Asıl macera şimdi başlıyor !!!
Evet onca seyahat macerası bir yana asıl hayatımın en büyük macerasına hazırlanıyorum aylardır... evet Anne oluyorum!!!!! işte ömür boyu sür...
-
Geldik son bölüme… :( Saraybosna dönüşü çok yorgun olmamıza rağmen ertesi günkü Korçula adası programına hemen dahil olduk ve sabahın körün...
-
Merhabalar yeniden kış geldi yaşasın değil mi? artık büyülü bir yoldan geliyorum işe :)sislerin arasından…. Size aslında pek çok haberim va...
-
Merhabalar, Özlediniz beni biliyorum ama öyle yoğun bir hafta geçirdim ki aslında şu rodos seyahatimizi sizinle paylaşmak için dayanılmaz bi...