Eveeet nerde kalmıştık…. O güzelim sonbahar yolundaydık…. Mostar’a geliyoruz. Bosna Hersek bu ülkeler arasında en fakir olanı… Din ile ilgili bağlantıyı kurmak istemiyorum ama sanırım onun da etkisi büyük bu yalnız bırakılmışlıkta… binaların üzerinde hala savaşın izleri duruyor… tüyler ürpertici, üzücü, utanç verici… beni derinden sarsıyor bu görüntüler… tarihi Mostar köprüsüne ulaşıyoruz ordan gençlerin cesaretlerini kanıtlamak için atladıklarını düşününce cesur olmadığım hissine kapılıyorummm… körü tamamıyle savaşta yerle bir edilip Neretva Nehri'nin sularına gömülmüş. Mostar Köprüsü, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olan bir yapı . Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini, birbirine bağlayan Köprünün yıkımı, Mostar'ın çok uluslu mirasının reddedilmesi anlamına gelmeli diye düşünüyorum. Köprüyü geçince Türk konsolosluğu karşılıyor bizi biraz yanında sokullu Mehmet paşa camii var Bayram günü diye belki de kapalı içerisini göremiyoruz… ama hemen yanındaki dükkandan boşnak böreklerimizi ve çayımızı alıp keyif yapmayı ihmal etmiyoruz… muhteşem lezzetliydi olsa da yesek… şehir eski güzel etkileyici bi sürü köprü var…burda geçirdiğimiz bir kaç saatten sonra tekrar yollara düşüyoruz Saraybosnaya doğru daha tırmanacağız… şehri ziyaret etmeden once Hayat Tünelini görmeye gidiyoruz gözlerimden biriken yaşlar ordaki savaş görüntülerini seyrederken dökülüveriyor yanaklarımdan aşağıya… Tünel’in hikayesi de çok ilginç Bosnanın kuşatmada olduğu zamanlar şehre en temel ihtiyaçların insani yardımların bile ulaşmasına izin verilmiyor Sırplar tarafından öylesine çirkin ve haksız bir kuşatma… o insanların bi şekilde Birleşmiş Milletler yardımlarına ulaşabilmesi gerekli hayatta kalabilmeleri için BM havalimanında üs kurmuş durumda ama ne oraya ulaşan yardımlar halka ulaşabiliyor ne de halk.. insanlar oraya doğru bi şekilde ulaşmaya çalıştığında o dümdüz alanda Sırp keskin nişancıların hedefi oluyorlar kimsenin yardımlara ulaşmasına izin verilmiyor… ve havalimanın yakınında yaşayan yaşlı bir çiftin evinden bir tünel kazılmaya başlıyor karşıdan da bir parçasının yapımına başlanıyor ve her iki tünel karşılıklı kavuşuyorlar ve Sırpların nasıl oluyorda hiç bir yardım yokken bile hala bu şehir neden teslim olmuyor şaşkınlığının en büyük nedeni oluyor bu tünel… günümüzde sadece 20mtlik falan bi kısmı açık dar alçak bir tünel ama milyonlarca insanın hayatını kurtarmış olan bir tünel toplam uzunluğu 800 mt civarı ve o yoklukta tırnakları ile kazıyarak yapmışlar deyiminin tam karşılığını veren bir yer…
Ordan çıkıp yağan yağmura aldırmadan “aaa şeker miyiz eriyelim” diyerek başlıyoruz gezimize… ilk izlenim etkileyici belki okuduklarımızdan belki savaşın izlerinden belki şehrin kendine has enerjisinden neden bilmem ama beni çok çok etkiliyor bu şehir… ilk gözüme çarpan tramvaylar oluyor öyle eskiler ki… şehir Miljacka nehrinin vadisinin en içinde. Bunca savaşa rağmen çok iyi korunmuş. Başçarşıya doğru yürüyoruz ilk durak “Sebilj” yani aslında Bildiğiniz su sebili çeşme yani… ahşap bezemeli klasik osmanlı eseri… 1750’li yıllara aitmiş… (eee burayı iyi not alamamışım) ama merak edenler internetten bakabilir J hemen bir yudum su içiliyor şehirlerde en sevdiğim detay hep çeşmeler olmuştur…çeşme başında su içen Dilek fotolarıma bir yenisini daha ekliyorum J bu arada kısa bir not Kotorda şehir meydanında da böyle bir tulumba vardı hala çalışan orası da eskiden şehir kızları ile erkeklerinin buluşup tanışıp aşık oldukları yermiş… şehirler dinler diller değişiyor ancak bazı şeyler sanıyorum evrensel… :)
Daha sonra yürümeye başlıyoruz biraz kemeraltı biraz kızlarağası biraz kapalıçarşı havası var Başçarşının… önümüze 500 yıllık gazi Hüsrev bey camii çıkıyor şöyle bir bahçesinden geçiyor namaz kılanları rahatsız etmemek için çıkıyoruz ve yan duvarındaki çeşmeye gidiyoruz… eeee duyduğumuza gore bu çeşmeden su içenler hemen evleniyormuş… J Caner’in iyice içtiğinden emin oluyorum kendim de içiyormuş gibi yapıyorum… J Caminin sağ tarafında bulunan bir saat kulesi de var… değişik bir şehir dediğim gibi camilerle katedraller sinegoglar yan yana… bu yapılarında çoğu savaşta çok zarar görmüş ancak pek çoğu onarılmış… yürüdükçe başçarşıda mimarinin değiştiğini görüyoruz.. Birden eski osmanlı kenti havasından çıkıp sanki Macaristandaymışsınız hissine kapılabilirsiniz… Avusturya macaristan yönetiminde olduğu dönemde macarlar eski binalara dokunmadan kendi binalarını inşaa ediyorlar böylece, böylesine birbirine uzak tarzları yanyana görebiliyoruz… birkaç yüzyıl eskilerde yürürken, bir anda kendinizi başka bir yüzyılda, başka bir ülkede buluyorsunuz… Yürümeye devam ederken Tito’nun hala sönmeyen ateşi çıkıyor karşımıza etkileyici… Boşnakların maraşel Tito’ya olan düşkünlüklerini biliyordum ama bu kadar yürekten bağlı olduklarını görmek etkileyici… Atatürk benim için neyse sanıyorum Tito’da onlar için o… hemen Kapitalist düzenin turistleri olarak hala yanmaya çalışan sosyalist ateşin önünde fotoğraf çektiriyoruz ve yaptığımız şeyin ironisiyle gülüyoruz… hımmm bi “Burek” alıp yesek mi?? Biraz daha şehir sokaklarında yürüyoruz bir çay molası verip tatil süresince ilk demleme “türk çay”ımızı içiyoruz ohhhh iyi geldi… sırada “İnad Kuça” var İnat evi. Hikayesi ilginç bir ev burası söylentiye gore şehrin parlemento binasını yapmak istedikleri arazide evi olan kişi bi bi türlü araziyi onlara vermeye razı olmaz evimi tuğla tuğla başka bir yere taşırsanız olur der… ve ev nehrin karşı kıyısına parça parça taşınır… hikaye doğrumudur bilinmez ama kardeşim Caner’in gözlerinde “burası senin evin” diyen bakışı hemen yakalıyorum :)) ne yani inatçımıyım ben!!!! Evin önünde sizler için poz veriyorum bol bol… dönüş yolumuz uzun olacağı için hava kararırken ayrılıyoruz Saraybosnadan yol boyunca komunizmin yüksek beton ve hala savaşın izlerini taşıyan bloklarını görüyoruz… şehrin bu kısmı savaş izlerini yakından görebildiğimiz için kasvetli acı kötü bir his bırakıyor üzerimde……yetmiyor aslında bir gün bu şehre ama şimdilik tanışmış olmakla yetiniyoruz… dönüş yolunda rehberimiz Doğan zaten gördüklerinden oldukça etkilenmiş olan bizlere bosnalı yönetmen Danis Tanovic’in 2001 yılı yapımı No Man’s Land filmini izletiyor… Hırvat şöförümüz Dario filmi izlemesede dili anladığı için arada kahkalarla gülüyor…. Etkileyici bir film… Zaten yorgun olan bizlere bir de rehberimizin Bayram çikolatası niyetine ikram ettiği Erik rakısının rehaveti çöküyor… gerçi buna ikram denmez ön koltuk dörtlüsü olarak koca bir şişeyi bitiriyoruz ve tahmin edeceğiniz üzere herkes sağlam ben sarhoş otobüsten iniyoruz…. :)sabah dörtte başlayan gün gece bir de bitiyor ama tüm bu yorgunluğa değen bir gün oluyor…. :)
Ooo yine ne çok yazmışım üçüncü ve son bölüm yarına kalsın artık…
Görüşmek üzere….
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
Dilek'in hikayesi: Asıl macera şimdi başlıyor !!!
Evet onca seyahat macerası bir yana asıl hayatımın en büyük macerasına hazırlanıyorum aylardır... evet Anne oluyorum!!!!! işte ömür boyu sür...
-
Geldik son bölüme… :( Saraybosna dönüşü çok yorgun olmamıza rağmen ertesi günkü Korçula adası programına hemen dahil olduk ve sabahın körün...
-
Merhabalar yeniden kış geldi yaşasın değil mi? artık büyülü bir yoldan geliyorum işe :)sislerin arasından…. Size aslında pek çok haberim va...
-
Merhabalar, Özlediniz beni biliyorum ama öyle yoğun bir hafta geçirdim ki aslında şu rodos seyahatimizi sizinle paylaşmak için dayanılmaz bi...
No comments:
Post a Comment